HaberlerSon Gelişmeleri Takip Edin

Haberler

Serengeti

Serengeti

Tanzanya

Tanzanya

Zambiya

Zambiya

 

Metnin içinde yer alan fotoğraflar


Ngorongoro

"Ngorongoro ‘ateşten doğmuş’ anlamına geliyor; dünyanın en büyük  krateri:  2-3 milyon yıl önce patlayan yanardağın kendi içine çökmesiyle oluşmuş.  Kraterin ağzından içeri girdiğinizde sanki 'Güliver’in Devler Ülkesi'nde bir kazanın dibine doğru yol alıyorsunuz. Bu kazanın tabanı 260 km², başka bir ifadeyle bir ucundan diğerine neredeyse 18 km uzaklıkta, oldukça simetrik olan duvarları 700 m yükseklikte. Ngorongoro Krateri'ne üstten baktığınızda çalı ve ağaçlarla bezenmiş, yeşillikler içindeki duvarlarını görüyorsunuz. Kurak mevsimde kraterin içine doğru yol aldıkça, geniş, düz ve çıplak  zeminde nokta büyüklüğünde zebra, Afrika antilobu ve bufalolar seçilmeye başlıyor. Ta uzakta etrafı ormanla çevrili ve sürülerle pembe flamingoya ev sahipliği yapan bir göl güneş ışığında parıldıyor. Ve de kraterden aşağıya kırmızı şukalarının içinde etkileyici endamları ve sıska ama kocaman boynuzlu sığırlarıyla birlikte inen Masailer... Ngorongoro'da Doğu Afrika yaban hayatının büyük kısmı görülebiliyor (zürafa ve impala yok). Ancak kraterin içinde hayvanlar hapis konumda oldukları için, iç çiftleşme ya da yeterli sayıda dişi olmaması soylarının devamı açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor. Başka bir sorun da kraterin etrafındaki oteller nedeniyle göldeki suyun azalması; bunun sonucu olarak Ngorongoro’nun ağaçlık alanı gittikçe daralıyor. Ngorongoro ilginç bir ortam olmakla birlikte, maalesef insan faktörü sonucu doğal dengesi bozulmuş. Manyara Gölü Milli Park'ı nispeten ufak bir park olmasına rağmen, hem çok farklı türden hayvan barındırması, hem de orman, çayır ve gölüyle farklı habitatlara sahip olması açısından güzel bir safari deneyimi sunuyor.



Batı Serengeti

Doğal ortamının ve yaban hayatının ihtişamıyla insanın ruhunu tutsak alan Serengeti, Masai dilinde 'sonsuz' anlamına geliyor:  siringet,  ilelebet devam eden, sonu olmayan düzlükler. Birçoklarına göre barındırdığı hayvan türleri ve sayısı açısından yeryüzündeki en nâdide mekân, bir eşi daha yok. Köklerimizin geldiği, insanın ağaçtan inip savanda hayatta kalmaya uyum sağladığı  bu topraklar,  dünyanın diğer bölgelerine nazaran nispeten az değişmiş ve milyonlarca yıldır sahip olduğu hayvan türlerini barındırabilmiş.  Gözler önüne serdiği canlı çeşitliliği, ilk temasla birlikte, insanı büyülüyor ve sanki bilinçaltımızda aşina olduğumuz yaban ortamla yeniden buluşma duygusunu uyandırıyor. Kamera merceğinden ya da tutsak olarak görmüş olduğumuz canlıları doğal ortamında görmenin heyecanını yaşarken, bu evrenin bütünlüğü ve tüm canlıların birbiriyle olan girift ilişkisini algılamaya, evreni farklı bir gözle görmeye başlıyorsunuz. Bu ortamı yakından tanısanız da karşınıza her zaman sürprizler ya da her seferinde heyecanlandıran sahneler çıkartıyor. Bir ağacın tepesine babunların sıkıştırıp, tehdit ettiği bir leopar. İki kardeş anne aslanın avlamış oldukları su antilobunun leşi başında, yavrularını ayrım gözetmeden emzirmeleri, birbirleriyle ve yavrularla kurdukları fiziksel temas ve oyunlar, birbirlerine olan bağlılığın ahengi. Bir fil ailesinin yetişkin dişileri, su kenarında  minik yavruların etrafında bir koruma çemberi oluşturmuş; bebeklerden biri annesinin altına girmiş, diğeri annesinin kazdığı çukurdan su içiyor.  Kurak mevsimin sonunda yer yer suyu kalmamış Grumeti Nehri'nde çırpınan balıklar, kendini güneşten korumaya çalışan hipopotamlar ve krokodiller yakın temasta hayatta kalma mücadelesinde... Ve geceyi kaldığımız kampta geçiren bir aslanın sabaha kadar kükremesinin heyecanı...

Zanzibar

Ekvatorun hemen güneyindeki Zanzibar Adası’nın anakaradan ne kadar farklı bir coğrafi yapıya sahip olduğu uçaktan görülebiliyor. Kıyılarında farklı tonlarda ebrulî hareler oluşan türkuaz sular kumsalla buluşuyor; kumsalın hemen arkasında yoğun bir tropik bitki örtüsünün içinden aşina olduğumuz palmiyeler seçiliyor; bu tablo ana karanın kurak mevsim sonundaki çıplak dokusuyla gerçek bir tezat oluşturuyor. Zanzibar farklı kültürlerin buluştuğu bir ada; Afrikalı, Arap,  Pers, Çinli, Portekizli ve diğerleri. Burada herkes Svahili, anakaradaki gibi kabilelerden oluşmuyor. Adanın Arapça adı Zencibâr, yani siyah insanlar sahili; zaman içinde yanlış telaffuzla Zanzibar olmuş. Zanzibar’ın ünlü ürünü ve zenginlik kaynağı karanfil ve baharatlar. Ziyaret edilebilen baharat çiftliklerinde karanfil, tarçın, zencefil, vanilya ve safran gibi pek çok çeşit baharatın yanı sıra hindistan cevizi ve ananas gibi meyve türleri yetişiyor. Yerleşim merkezi olan Stone Town eski Umman Krallığının başkenti. Ada antik çağdan beri Doğu Afrika esir ticaretinin merkeziymiş. Esir ticaretinin resmen sona ermesi on dokuzuncu yüzyılın sonunda. Evet, fotoğraf icat edildikten sonra bile devam eden bu utanç verici durumu belgeleyen pek çok kitabı adadaki kitapçılarda bulabilirsiniz: esir pazarlarında, esir karavanlarında, esir toplama merkezlerinde birbirine zincirlenmiş insanlar ümitsiz gözlerle kameraya bakıyor.

Lake Eyasi

Lake Eyasi sayıları 1000'den az kalan,  hâlâ daha ok ve yayla avlanarak yaşamlarını sürdüren, göçebe avcı-derleyici Hadzabe Kabilesi’nin vatanı. Hadzabe binlerce yıldır aynı topraklarda, yaşam şekli pek değişmeden varlığını sürdürüyor. Antropologlar tarafından, günümüzde var olan en basit (en ilkel) toplum olarak sınıflandırılıyor. Avlanmakta kullandıkları ok ve yay ve diğer basit aletlerini kendileri yapıyor, metal kısımlarını takas yoluyla diğer klanlardan alıyorlar. Kültürlerinde mülkiyet kavramı yok, teritoryal değiller (başkalarının olduğu yere kamplarını kurmuyorlar), kimse toprak sahibi değil ve toprağı kontrol etmiyor, egaliteryan bir topluluk, kabile otoritesi yok, diğer klanlarda olduğu gibi babalar kızlarını istemedikleri adamlara satmıyor, kızlar istediğiyle evleniyor ama evlilik seremonisi yok. Günün avı için katıldığımız Hadza avcıları, gün aydınlanırken av hazırlıklarına başlamıştı. Değnek sürterek ateş yakıldı, yaylar ve okar hazırlandı, bazı okların uç kısmına zehir sürüldü, pipolardan kafa yapan doğal otlar içildi ve av başladı. Üç saat kadar süren avda bir yaban kazı, minik bir kedi büyüklüğündeki bush-baby ve vervet maymunu avladılar.  Erkekler avdayken kadınlar da üç sıçan yakalayıp öldürmüş, çeşitli kök ve yemiş toplamıştı. Aynı yörede yaşayan ve tarım yapan Datoga klanının bir kolu binlerce yıldır değişmemiş yöntemlerle demircilik yapıyor. Yaşam tarzı birbirinin zıddı olan bu iki kabile birbiriyle gergin bir denge içinde yaşıyor. Datoga sürüleri kurak mevsimde Hadzaların yaşadığı alandaki kıt suyu içiyor, otları yiyor ve alanı daralmış olan yaban hayatının varlığına tehdit oluşturuyor. Yaban hayvanlar da tarım alanlarına zarar veriyor.

Kuzey Serengeti (Kogatende)

Serengeti ve onun devamı olan Masai Mara'nın yaban hayatının zenginliği ve çeşitliliği olağanüstü. Milyonlarca yıldır pek az değişmiş olan aslan tüyü rengindeki bu düzlükler dünyanın en büyük otçul sürüsünü barındıran bir otlak: başlıca canlıları Afrika antilobu (wildebeest), zebra ve gazeller. Serengeti’nin ekolojik sistemini belirleyen, otçulların göçü. Bir buçuk milyon Afrika antilobu, Tanzanya’nın Serengeti’si ile Kenya’nın Masai Mara düzlükleri arasındaki taze otlaklara ulaşmak için yağışlara göre 3000 kilometrelik bir devridaim içinde göç ediyor. Bu göçte onlara zebra sürüleri ve yolculuğun bir kısmında gazeller refakat ediyor. Ekolojik sistemin denge unsuru ise yırtıcılar. Dört yüz kilometre uzunluğundaki Mara Nehri en kurak dönemde dahi kurumuyor.  Masai Mara, kurak mevsimde Serengeti’den üç kat daha fazla yağmur alıyor ve otçulları doyuruyor.  Ama kurak mevsimin sonu olan Kasım ayında otlakları tükenip çıplak kalıyor; o zaman da yağmurlarla birlikte Serengeti'de taze bitki örtüsü canlanıyor. Serengeti’nin yeşil otlakları için antiloplar Mara’nın dik yamaçlarından atlayıp, çalkantılı nehirde akıntıyla mücadele edip karşıya geçmek ve diğer yakadaki dik kenarları tırmanmak zorundalar.  Kurak mevsim başladığında aynı göç ters yöne tekrar ediyor. Bu yeryüzündeki en büyük ve en uzun hayvan göçü.
 

Loliondo

Loliondo Masailere atalarından miras; kolonyal ve bağımsızlık sonrası yönetimler tarafından ellerinden alınmamış, hala daha geleneksel yaşamlarını sürdürebildikleri toprakların kalbi. Çok az ziyaretçi gören bir bölge olan Loliondo, yürüyerek safari, gece safarisi ve yerel kültürel hayatı izleme olanağını sunuyor. Masailer 17. ve 18. yüzyılda kıtanın kuzeyinden Doğu Afrika’ya göç etmiş, yörede yaşayan diğer klanlarla savaşarak yerleşim alanlarını genişletmiş ve Doğu Afrika'nın diğer klanları üzerinde askeri, ekonomik ve kültürel hakimiyet kurmuşlar. Ancak, 20. Yüzyılla birlikte, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesi sonucu, güçleri ve hakimiyetleri azalmaya başlamış; bir dizi felaket Masailerin yüzde altmışının yok olmasına neden olmuş. Güçleri azalınca, kolonyal yönetim tarafından kuzey topraklarını tamamen terk etmek zorunda bırakılmış ve sürülerini bugünkü Kenya-Tanzanya sınır bölgelerine sürmüşler. Daha sonraki yıllardaki uygulamalarla toprak kaybetmeye devam etmişler.  1950’lere kadar Masailer bölgede en asaletli, gizemli ve cesaretli toplum olarak tanınmaya devam etmiş. Her anlamda güç kaybetmiş olmalarına rağmen, yirminci yüzyıl boyunca kolonyal yönetimlerin ve benzer uygulamaları devralan bağımsız hükümetlerin empoze ettiği değişimlere inatla direndikleri için kendi kültürlerini nispeten daha az yitirmiş ama ilkel, inatçı ve uzlaşmaz olarak ün salmışlar. Şimdilerde ise, ironik olarak, turistlere teşhir edilerek gurur duyulan göz bebeği halindeler.
 

Katavi

Katavi Milli Parkı, uçsuz bucaksız düzlükler, seyrek ormanlar, ufku süsleyen tepeler, yer yer dik kayalıklar ve içinden geçen nehirleriyle el değmemiş bir güzelliğe sahip. 4500 km² alanıyla Tanzanya’nın, Serengeti ve Ruaha’dan sonra, üçüncü büyük milli parkı ancak az gezginin ziyaret ettiği, yalnızca birkaç kampı olan bir milli park. Katavi’de safari yaptığımız üç gün boyunca yalnızca beş kişilik bir Alman gruba rastladık. Biz Katavi’ye gelmeden hemen önce mevsimin ilk yağmurları yağmış, bitki örtüsü hemen yeşermiş ve bereketlenmiş, çukurlar suyla dolup mini göletler oluşturmuş ama henüz nehirler akmaya başlamamış ve düzlüğü, daha sonra olacağı gibi, su basmamıştı. Katavi’de Kasım’la Nisan arasında yalnızca tek yağış mevsimi var. Bölgenin yeni yağış almış olmasının bizim için avantajı, Afrika’nın savanını ve ağaçlık bölgelerini yeşermiş ve yapraklanmış olarak görmek, doğanın enerjisinin yükselmesine, çiçeklerin, kuşların neşesine tanık olmaktı. Yeni yağış almasının dezavantajı, çukurcuklara su dolmasıyla birlikte hayvanların daha geniş bir alana dağılması; yani onları görmenin zorlaşmasıydı. Böyle olması, yaban hayatını  teker teker çarpıcı kareler bileşimi olarak değil, doğanın bütünlüğünün ihtişamı içinde görmek ve takdir etmek açısından değerliydi. Kendi grubumuzun ahengiyle, bizi ağırlayanların doğayla ahengi birleşince hem anlamlı, hem de çok eğlenceli anılarla ayrıldık.
 

Mahale

Tanganyika Gölü’nün doğu kıyısında kuzeyden güneye 80 km uzanan Mahale Dağları 4-5 farklı iklime özgü orman ve floraya sahip. Böylesine zengin bir bitki örtüsü primatlar ve pek çok diğer tür için mükemmel bir habitat oluşturuyor. Şempanze dahil dokuz tür primatın vatanı. Maalesef burası da insanlardan ciddi bir tehdit altında. 1960’da bu dağlarda yaşayan şempanze sayısı 10 bin civarındayken, bugünkü kaynaklar 700-800 gibi rakamlar veriyor. Bunun nedenleri yasak avcılık, habitat kaybı (ziraat ve kereste için ormanlar yok ediliyor) ve insanlardan bulaşan hastalık salgınları. Mahale dağlarında farklı şempanze grupları yaşıyor. Ziyaretçilerin görebildiği şempanzeler ‘M grup’ adı verilen, 1965’den bu yana Japon bir araştırma ekibinin incelediği ve insanların varlığına alıştırdığı 60 üyeli bir topluluk. Her şempanze topluluğunun başında ‘alfa erkeği’ tabir edilen bir lideri ve hegemonyasında, sınırlarını dikkatle koruduğu bir bölgesi var. Derebeylik gibi bir sistem. M Grubun hüküm sürdüğü bölge 37 km² genişliğinde bir alan ama bu sınırlar, aynı insan toplumlarında olduğu gibi, savaşlar ve demografik değişimlerle zaman içinde farklılaşıyor.  İnanılmaz bir şekilde insana benzeyen şempanzeleri yakından izleme olanağı hayattaki en çarpıcı deneyimlerden biriydi. Kamp rehberlerinden ve yayınlanmış kaynaklardan, izlediğimiz  bireylerin toplum içindeki rolleri ve topluluğun 'sosyo-politik' tarihçesi hakkında kapsamlı bilgi sahibi olmak bu deneyimi apayrı bir boyuta getirdi.
 

Güney Luangwa

Lonely Planet'a göre Güney Luangwa Milli Parkı 'Afrika’daki en muhteşem parklardan biri’ ama hala daha nispeten az tanınıyor. Ekim ayında nehirde su azalmış, ağaçlar yapraklarını döküp, uzun otlar kuruyunca yaban hayatının görünürlüğü artmıştı. Luangwa vadisinin toprağı yumuşak olduğu için nehir sürekli olarak erozyona neden oluyor ve yatağı her yıl şaşırtacak kadar geniş ölçüler içinde değişiyor. 770 km uzunluğundaki Luangwa Nehrinin yatağının yer değiştirmesi nehir civarında çok sayıda ufak gölcükler oluşturuyor. Böylece, kurak mevsimde pek çok hayvan nehir civarında barınıyor. Bu da safarilerde çok sayıda ve türde yaban hayvanın izlenebilmesi anlamına geliyor. Luangwa Vadisi 1970’lerin başlarında Afrika’nın en yoğun fil nüfusuna sahip olduğu gibi, en çok gergedan yaşayan yöresiymiş. Ancak kaçak avcılığın yoğun olduğu dönemde vadide yaşayan fillerin yüzde 80-90’ı, 8 bin kadar gergedanın da tamamı yok olmuş. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, kaçak avcılığın nispeten kontrol altına alınmasından bu yana, fillerin sayısı artıyor. Hem safarilerde çok sayıda fil görülüyor, hem de filler nehir kıyısındaki kampımızı sık sık ziyaret ediyordu. Yerel köylerden biri olan Kawaza’yı ziyaret olanağı son derece aydınlatıcı bir deneyimdi: köy okulu, köyde bir kadın girişimcinin yasa dışı alkol üretimi, bambu kamışlarından yer kilimleri yapan bir köy sakini, köy büyüğünün kadın olması, AIDS'den başka her tür soruna, ataların ruhlarından aldığı yönlendirmeyle, derman bulan şifacı kadın...
 

Kuzey Luangwa

Afrika'nın güvenli ama en ücra köşelerinden biri olan, 4.600 km² büyüklüğündeki Kuzey Luangwa Milli Parkı (KLMP) yürüyerek yapılan safarileriyle tanınıyor. Kurak mevsimin sonlarında çölü andıracak kadar çıplak ve kuru bir görünüme sahip olan çevre, yağmurlardan sonra yoğun bir yeşile boğuluyor, yöreyi su basıyor, nehir taşkınları oluyor ve ocak ayı ile mayıs ayı arasında sel nedeniyle Kuzey Luangwa’ya insan gidemiyor, araç geçemiyor. Bir zamanlar Afrika kıtasının üçüncü en büyük kara gergedan nüfusuna sahip olan Kuzey Luangwa’da 1980’lerde gergedanların soyu tamamen tükenmiş. 2003 yılında, Kuzey Luangwa Doğal Varlıkları Koruma Programı (NLCP) parkın 300 km²’lik bölümünü elektrikli telle çevirmiş ve buraya dışarıdan getirilmiş kara gergedan yerleştirmiş. Bu hayvanlar o zamandan bu yana dikkatle korunuyor ve habitata nasıl uyum sağladıkları izleniyor. Sayıları yeterince çoğaldığında elektrik telleri kaldırılacak. NLCP vakfını kuran Mark ve Delia Owens'ın kitapları onların 1986-1996 yılları arasında Kuzey Luangwa’da fillerin imhasını engellemek için  kaçak avcılarla mücadelesini ve doğal yaşam üzerine yaptıkları araştırmaları anlatıyor. Dünyaca ünlü olan çalışmaları bende ilk önce hayranlık uyandırsa da, kitaplarını okudukça, faaliyetlerinin karanlık bir yüzü olduğunu hissetmeye başladım. Yaptığım araştırmalar, bu 'çalışmalarının' cinayete kadar uzandığının öyküsünü ortaya koydu. Kuzey Luangwa Milli Parkı'na yılda yalnızca bir kaç yüz ziyaretçi uğruyor, bunların da büyük çoğunluğu 6 şaleli Buffalo Kamp'ında kalıyor. Bizim orada olduğumuz dönemde Discovery Channel'dan bir ekip, Man Hunt programı ile tanınan Joel Lambert ile ‘Predators’ ismiyle yayınlanan bir programın iki bölümünü çekiyordu. Ekibin varlığı bizim için bir dezavantaj olarak yaşandıysa da bu tür programların hazırlanmasının içyüzüyle ilgili bazı şaşırtıcı detayları gözlemlememiz açısından ilginçti.
 

Shiwa Ng'andu

Shiwa, Sir Stewart Gore-Browne isimli aristokrat bir İngiliz'in kolonyal hülyası olarak başlıyor; Afrika sahrasının ortasında, görenleri şaşkınlığa uğratan eksiksiz bir Avrupa malikanesi yirmi yılda ortaya çıkıyor; kitaplara öykü olan yaşamlar sürdürülüyor ve Zambiya tarihinin önemli sayfaları burada yazılıyor. 12 bin hektar büyüklüğündeki arazisinin içinde bir göl, tepeler, ormanlar, avlaklar ve köyler var. Shiwa, Gore-Browne'ın Afrika'ya ilk ayak bastığı 1911 yılından itibaren sahip olduğu ütopik rüyası: siyahla beyazın ahenk içinde yaşadığı bir cennet. Daha sonraki yıllarda girdiği siyaset hayatında, kolonyal hükümette ve sonra da bağımsız Zambiya’nın oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Kolonyal dönemde siyahların hakları için çalışan, yönetimde yer almalarını savunan ve daha sonra da bağımsızlığın gerçekleşmesinde merkezi rol oynayan istisnai beyaz adam. Günümüzde tarım yapılan, tavuk çiftliği, mandıra ve kesimhanesi olan, harasında cins at yetişen Shiwa Ng’andu, Gore-Browne’ın torunu Charles Harvey ve eşi Jo tarafından yönetiliyor. Malikanenin beş odası az sayıda misafir kabul ediyor. Charles ve Jo misafirlerini, malikanenin geleneğini bozmadan, evlerine gelen özel misafirleri olarak kusursuz bir ev sahipliği ile ağırlıyor. 30 tür yaban hayatı ve 375 tür kuş barındıran arazide safari yapılıyor; biniciler cins atlarla dolaşabiliyor, dağına trekking yapılıyor, yakındaki kaplıcalar ziyaret ediliyor ve Gore-Browne'ın 3000 küsur kitaplı kütüphanesi ve arşivleri ziyaretçilere açık.
 

 

 

Eğitim Ritüelleri Üzerine*: Mustafa Gündüz**

Filiz Meşeci Giorgetti, yere göğe sığdıramadığımız, uğruna nice sıkıntılar çektiğimiz, hayatımızın en verimli, heyecanlı ve neşeli zamanlarını gömdüğümüz eğitim sürecinin aslında ne olduğunu ayan-beyan ortaya koyuyor.

 

Hayatın devamı ve medeniyetin inşası, tecrübesin işlenmesi ve yeni nesillere intikaliyle mümkündür. Eğitim olarak adlandırılan bu iletişim ve aktarım olgusu farklı biçim ve yöntemlerle insanlığın varoluşsal kurumlarından biri. On dokuzuncu yüzyıla kadar eğitimin nitelikli örgün kısmı sadece seçkinlerin hizmetinde ve tekelindeydi. Modern hayatın, ulus-devlet ve kapitalist ekonominin teşekkülüyle kitle eğitimi doğdu ve bütün toplumu kuşatıcı bir genişlik ve derinliğe sahip oldu. Eğitime biçilen rol genişletilirken, mahiyeti geleneksel kalıplarını değiştirmeden devam ettirdi. Böylece sınırlı sayıda insanı değiştiren ve dönüştüren eğitim, bütün toplum kesimlerini dönüştürecek sihirli gücünü bir güç haline geldi.

Bir “Maxell cini” hükmündeki eğitimin sihirli dönüştürücü gücünün kaynağı bu güne kadar çok fazla kişinin dikkatini çekmiş ya da araştırılmış değildir. Bilim ve modernite ile paradoks teşkil eden sihir ancak “ritüel” ile rasyonelleştirilebilir. Bu işlem özünde bir tür kutsallık barındıran süreci modern zihinlerin kabulünü sağlar. Son derece karmaşık ve bir o kadar da hepimizi tezgahından geçiren eğitim dünyasının ritüel dünyasını öncelikle kavramsal, ardından da pratiğini zaman ve mekanda farklı toplumlarda karşılaştırarak Türkiye özelini son derece berrak bir şekilde ortaya koyan bir araştırma yayımlandı. Filiz Meşeci’nin Eğitim Ritüelleri kitabı bize her şeyden önce, yere göğe sığdıramadığımız, uğruna nice sıkıntılar çektiğimiz, hayatımızın en verimli, heyecanlı ve neşeli zamanlarını gömdüğümüz eğitim sürecinin aslında ne olduğunu ayan-beyan ortaya koyuyor. Devletlerin ve hükümetlerin eğitim dünyasını paylaşmakta neden ısrar ettiğini de gösteriyor.

Eğitim aslında ritüel aktarımından ibaret bir süreç. Ritüel biçimlendirilmiş sembolik gösteriler, davranışlar ve semboller kümesidir. Kişinin kutsal nesneler huzurunda nasıl davranacağını belirleyen davranışlar bütünüdür. Ritüeller, ideal toplumsal düzene ulaşmayı sağlayacak, istenilen değerleri aktaracak mekanizmalardır. Bu sayede değerlerin sorgulanmasını engellenir, birleştirme ve ayrışma yoluyla dayanışma ve otoriteye saygı sağlanır. Bütün bunlar modern toplum ve devlet tasarımının bir tür teorisinden ibarettir. Meşeci bu teorinin Emile Durkeim versiyonun merkeze alarak, onun Ziya Gökalp vasıtasıyla Türk Eğitim sistemine olan etkilerini ritüeller üzerinden açıklamıştır.

Kitap, ritüel kavramının sosyoloji ve antropolojideki anlamını tahlille işe başlar. Ardından da eğitim dünyasındaki insanları bir araya getirme ve dayanışla işlevi olan ulusal marşlar, antlar, şarkılar gibi birleştirici ritüellere ardından da otoriteyle ilişkili ayağa kalkma, parmak kaldırma, önünü ilikleme, kürsü ve üniforma gibi ayrıştırıcı ritüellere değinir. Bu ritüellerin Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint, Antik Yunan ve Ortaçağ manastır okullarında nasıl icra edildiğine bakıldığında tarihi süreklilik görülmüş oluyor. İlginç olan ise, Ortaçağ’ın radikal Hristiyan tarikatlarından Cizvitler, Jansenitler, Port Royal ve Lancester okullarında icat edilen ve daha sonra Jean Baptiste, de La Salle ve Hıristiyan Okullar Kardeşliği’nde pekiştirilen birçok kutsalın/ritüelin modern okullarda aynen tatbik edilmesidir. Örneğin siyah ya da mavi önlük ve beyaz yakanın De La Salle okullarındaki keşiş ve rahip kıyafetleri olması şaşırtıcı süreklilikler. Modernite ve ulus-devlet çağında manastır ritüellerine millî bayram, millî marş, millî kahraman vb. semboller eklenerek bir yönüyle kiliseden ve Katolik ayinlerden kopuş ama bir yönüyle de derin süreklilik sağlanır. Fransa’nın laiklikle imtihanı, Jules Ferry’nin gayretleri, militarist bir toplum yaratma idealiyle askerlik dersleri ve yeni geleneklerin yaratılma macerası eğitim dünyasının nasıl ideolojikleştirildiğini gösteriyor. Amerika, İngiltere, Almanya, Rusya, ve Japonya’daki eğitim ve ritüel ilişkisi bize 19. yüzyılda bütün dünya toplumlarının eğitimi nasıl araçsallaştırdıklarını gösterdiği gibi, Osmanlı ve Cumhuriyet pratiklerini anlamamızı da kolaylaştırıyor.

Türkiye kendine özgü eğitim, değer ve ritüel dünyasından 19. yüzyılın başından itibaren tedricen vazgeçti ve modernleşme adına Batılılaştı. Tanzimat ve II. Abdülhamid dönemi bu sürecin en hızlı yaşandığı anlar olurken yeni değer dünyaları da teşekkül etti. “Padişahım çok yaşa!” nidası “yaşasın cumhuriyet”le bir tür modern “and”a dönüşürken modernlikle geleneksellik iç içe geçmeye başladı. 1908 sonrasında ilk defa millî bayramlar ve seküler imgeler eğitim davranışları haline geldi. II. Meşrutiyet’in özgür arayış ortamı devletin acıklı sonuyla birleşince, aydınları hiç olmadığı kadar savrulmalara maruz bıraktı. Ziya Gökalp, toplumu devletin otoritesi altında organik, dayanışmacı kutsal yapı olarak tasarlayan Emile Durkheim’in fikirlerini benimsemekle kalmadı, prestijli konumuyla uygulamaya da koydu. Yeni Cumhuriyet inşâ etmeye çalıştığı devlet ve toplum için Gökalp’in direktiflerine dört elle sarıldı. Böylece Meşeci’nin iddia ettiği gibi, Türk eğitim sisteminin ritüel dünyası büyük ölçüde Durkheim’in toplum tasavvuruna dayandırıldı.

Cumhuriyet’in yeniden inşa ettiği millî bayramlar, anma ve kutlama törenleri, okul kıyafetleri simgeler, ders içerikleri ve öğrenci andı benzeri uygulamalar toplumsal otoriteyi, ideal toplum önderlerini kutsallaştırırken dayanışma ve birliğe vurgu yapmaktadır. Okul kıyafetleri, öğrenci andı ve stadyum kutlamalarının arka planlarına ve yakın zamandaki değişimlerine de değinen kitap, eğitim ve iktidar ilişkilerinin mahiyetine de ışık tutuyor. Okul kıyafetleri ve üniforma bir tür güç ve bilgi, ahlâkî düzey ve hiyerarşisinin sembolüdür ve bunun üzerine düzenlemeler hâlâ devam etmektedir. Bu süreç bir tür “ideal nesil” yetiştirme projesi mi, “özgürleştirici” adımlar mı? Meşeci’ye göre her iki durumda bu, -otoritenin buyruğu olduğundan- toplumsal mühendisliktir.

Bir tür modern kutsallık inşası olarak görülen eğitim ritüellerinin, artık tartışmadan ve spekülasyondan uzak, amaca hizmet edebilmesi için demokrasi ve insan odaklı değerlerle yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Filiz Meşeci’nin bu tespit ve temennisi, aşırı merkeziyetçilik ve ideolojik içerikten kımıldayamaz haldeki eğitim sistemimizin sorunlarına gerçekçi bir teşhistir. Anlaması ve anlatması son derece zor bir konuyu ilk defa, orijinal kaynaklardan, karşılaştırmalı biçimde, oldukça nesnel bakış açısıyla inceleyen bu araştırma eğitim ve bilim dünyamızın değerli eserlerinden biridir.  

* Eğitim Ritüelleri Üzerine başlıklı yazı 16.12.2016 tarihli Birgün Kitap'ta yayınlanmıştır.

** Yıldız Teknik Üniversitesi

Annelik Haritası Üzerine: Uzm. Psk. Elçin Gündoğdu Aktürk

Harita deyince kafalarda neler beliriyor, neler çağrışıyor bilmiyorum. Ama Gülüş Türkmen’in Annelik Haritası anne davranışlarımızı, düşünüş biçimlerimizi, önyargılarımızı ve hep doğru olduğuna inandıklarımızı sorgulamamızı sağlayan bir araç. Kendimizi, yargılandığımızı düşünmeden değerlendirmemizi sağlayan bir öz çalışma, farklı bir deneyim.

Devamını oku...

Yurt Yapımı : Melih Aşanlı

Yurt ismi çok manalı gelmiştir her zaman. Şu sıralar ise daha bir manalı geliyor aslında. Bir de zemin hazırlıklarının kısa sürmesi, taşınıp başka bir yerlere kuruluyor olması gerçekten cazip.

Geçtiğimiz yıl tanıdığım iki kişinin arazisi çeşitli sebeplerden istimlak edildi, bir arkadaşımın komşusu değişti ve yeni gelen kişi ilaç kullanmaya başladı. Ufak bir arazi ile başlangıç yapmaya kalkışan kırsal göçmenler fiyatların bir yılda fazla artması sonucu topraklarını büyütemiyorlar ve yetersiz alanda hayallerinden bekli de vazgeçmek zorundalar, bir de çok önemli bir olay oldu İmece Evi yandı. Yılların emeği, uğraşısı tüm engellere ve zorluklara rağmen başarılmış bir ev kış günü yandı gitti. Haberi öğrendiğim günden beri düşündükçe inanamıyorum, hepimiz benzer süreçlerden geçerek taşı taş üstüne koyarak, elimizde bir keser hayallerimiz uğruna yıllarca çiv çakıp toprak kazıyoruz, yağmur çamur demeden, soğuğa aldırış etmeden, çocuğumuzla, eşimizle dostlarımızla bir mücadele içindeyiz, üstelik tüm haksızlıklara, karşı çıkışlara rağmen. Gerçekten inanmak istemiyorum böyle bir yangına, fakat ne yazık ki oldu işte. Umarım tüm yaralar en kısa zamanda sarılabilir. Daha detaylı bir bilgi ve destek için aşağıda linki paylaşıyorum İMECE EVİ: https://www.facebook.com/groups/7294715933/

Hal böyle olunca aklıma çok masraf yapmadan ve tüm olumsuzlukların arasında boğulmadan, taşınabilir sistemler kurmanın daha doğru olacağına inanmaya başlıyor insan. Yurtlar bu gibi durumlar için gayet ideal çadırla aslında.

Uzun süreli konaklamaya müsait, dört mevsim konforlu bir yaşam sunan yüzyıllar boyunca test edilmiş başarılı yapılar. Yalnız Orta Asya kökenli yurtların Anadolu’ya uyarlanması gerekiyor. Bir tanım yapmamız gerekirse daire formunda inşa edilen kubbe çatılara sahip ahşap iskelet sistemi üzerine kıy ya da keçe kaplanmış çadırlar bunlar. Zeminleri su basması ve nem sorununu çözmek için yerden yükseltilen, ahşap tabakalar olabildiği gibi yığma taşlar da olabiliyor. Kaldırabileceğiniz kadar büyük taşları olabildiğince nizamlı bir şekilde toprağa döşüyorsunuz, mümkünse yağışların olduğu toprağın balçıklaştığı zamanlarda bu işlemi yapın. İş zor olacaktır ama taşlar zemine güzelce batarak oturmalarını tamamlayacaklardır.

Sonrasında sürpriz ile karşılaşmazsınız. Sonra kalan boşlukları dere çakılı, kum ve toprak karışımı ile bir kat kapatıyoruz, farklı boyutlardaki taşlar ile yaklaşık tüm zemini aynı seviyeye getirmemiz gerekiyor. Sonrasında ise bol çakıl, biraz üstünde tepinmek, yağmurun yağması, biraz toprak, biraz üstünde tepinmek, yağmurun yağması gibi bir sıralamayı takip edeceksiniz. Tanıdık traktörü olan bir köylü arkadaşınız var ise koca taşları attığınızda üzerinde biraz traktörle gezmesini rica edin. Bu işlem taşların kaymasına ve bozulmasına sebep olacak ama, çamurun içine taşları öyle bir batıracak ki o taşlar bir daha hareket etmeyecek. Tüm bu süreci hızlandırmak istiyorsanız mevsimleri beklemek yerine uygun kıvama ulaşıncaya kadar toprağı sulamanız gerekiyor. Başlangıç için bir tanker su yeterli olacaktır. Bir gün önceden zemini sulayacaksınız ve ertesi gün işe başlayacaksınız. Zemindeki durum taş kullanılacaksa böyle. Yazın gelmesi ile üstteki sıkışmış toprak iyicene kuruyacak ve bir daha ıslanmadığı için gayet sağlıklı olacaktır. Geleneksel yurt zeminleri yağış alan bölgelerde böyle yapılmaktadır. Eğer daha kurak bir yerde yaşıyorsanız su taşkınlarının olmayacağından emin olduğunuz bir alana direk yurdunuzu kurmaya başlayabilirsiniz. Ben tavsiye etmiyorum. Anadolu bozkırdan şimdilik daha fazla yağış almaktadır.

Yurtların en büyük sorunları da bu yağıştır zaten. Öyle tek kat keçe ile yurt yaparsanız başınıza dert alma ihtimaliniz çok yüksektir. Ahşap zeminler ise metal bacaklar ve iskelet üzerine kurularak yerden yükseltilebilir. Metal kullanmak istemezseniz bacakları ve iskeleti ahşap ta yapabilirsiniz. Burada zemine çakılacak bacaklar metal ise bir peynir tenekesi hacminde toprağa çukur kazılmalı ve taş beton karışımı ile metal bacaklar bu çukurlara gömülmeli. Gömmek istemiyorsanız beton ayakkabının yüzey alanını genişleterek toprağa batmamasına çalışmalısınız. Bacaklar ahşap olacak ise toprak ile buluştukları yer yine de metal olmalıdır. Uçları yakılmış meşe kazıklar beş yıl gibi bir süre sonra güçlerini kaybetmeye başlarlar. İlle de yapacaksanız ya reçinesi bol ve özlü çamlar yada özlü meşe kazıklar kullanarak atık yağ ile bu kazıklara iyi bir banyo yaptırmanız gerekir. Yerden yükseltilmiş zeminler altları boş olduğunda yani metal ve ahşap iskeleler kullanıldığında ısı yalıtımı sorunları ortaya çıkarırlar. Altlarından sürekli devam eden hava akımı malzemeler için sağlıklı olsa da yapının tüm ısısını dışarıya alıp götürür. Yapay yalıtım kalıtım katmanları ise genellikle bina mantolamalarında olduğu gibi nefes almayan malzemelerden imal edilirler. Ahşap ve metal nefes almayan bir malzeme ile buluştuğunda çok hızlı küf, mantar ve dolayısı ile çürüme yaparlar. Bu konu sonrada çözebileceğiniz bir konu değildir. Planlamayı baştan yapmanız gerekir. Bir çözüm olarak zeminin etrafı taşlar ile örülebilir, toprak ve taş malzeme ile yığma geçirimsiz rüzgar engelleri inşa edilebilir.

Böyle bir durum da bile üzerine bastığınız zemini sağlam yapmanız gerekir çünkü sizin için sevimsiz olsa bile haşerat ve diğer doğa canlıları için nemli, karanlık ve serin bir yuva yapmış olursunuz. Belki bir kaç kat ahşap kaplama malzemesi ile bu sorun bertaraf edilebilir. Başka bir çözüm ise zemini müdahale edebileceğiniz kadar yüksek yapmaktır. En az 50cm.’lik bir yükseklikte inşa edeceğiniz bir zemin yer bahar döneminde temizlenebilir, kireç, kükürt gibi doğal kovucular ile haşerattan arındırılabilir. Ahşap zemin yapmayı düşünüyorsanız kesinlikle saz ve benzeri malzemeleri zeminin içine hapsederek bir yapı inşa etmemeniz gerekiyor. Alttan ve üstten kapatılmış içi saz veya başka bir malzeme ile doldurulmuş yapı elemanlarına müdahale edemezsiniz. İçerisi börtü böcek dolabilir. Hasırı bir kilim gibi üste döşemelisiniz, halılar ve kilimler ile daha sonra istediğiniz kadar katman oluşturabilirsiniz. Bir inşanın en önemli parçası zeminleridir. Hatta en pahalı kısımları da bunlardır. Yapılarda ki en zor görevi üstlenirler, genellikle kimsenin gözü zeminleri görmez, rutubet, su baskınları, soğuklar, böcekler ve diğer sevimsiz sorunlar ile tek başlarına yarısı toprağın altında yarısı üstünde uğraşır durur zavallılar. Tüm kurgu zeminlerin üstünde olduğundan sonradan müdahaleleri çok zordur. Yoğun yağışlı bölgelerde veya su baskını ihtimali olan arazilerde yağmur hendekleri ve zemin su tahliye boruları ile işinizi garantiye almanız hayırlı olur.

İnşa edeceğiniz yurdun ne kadar büyük olduğunun hiç bir önemi yoktur zeminler değişmez, boyutları küçüldükçe imal süreleri kısalır o kadar. Bu arada arazide yaşamayı planlıyorsanız bence en azından bir çadır büyüklüğünde yurdu arkadaşlarınızla kendi başınıza imal etmekten keyif alabiliyor olmalısınız. Hayvancılık, veya diğer uğraşılar, hatta kışlık odun kesimi bile yurt yapımından daha zorlu rutinlerdir. Yaptığınız yurdun içinde yaşamanız gerekmiyor, yurtlar çok iyi birer depo, hayvan barınağı, atölye ve diğer yararlı yapılar için ideal çadırlardır. Zemin konusu muhtemelen bu kadar. Yapacak olanlar karşılaştıkları sorunları benimle paylaşabilirler.