HaberlerSon Gelişmeleri Takip Edin

    Sürdürülebilir Tarım Mümkün Mü Kitabının yazarı yeşil aktivist Süleyman Yılmaz ile konuştuk;


    Aytaç Timur : Sürdürülebilir Tarım ile ilgili bir kitap yazdın. Tarım kavramı artık sürdürülebilir mi sorusuyla birlikte anılıyorsa, başımız dertte demektir diye düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun ?

    Süleyman Yılmaz : Bende başımız dertte diye düşünüyorum. Tarımın kendi iç sorunlarından dolayı değil, aynı zamanda dışardan etki eden çok büyük sorunları var. Gelecekte daha çok artacak sorunları mevcut, başta küresel iklim değişikliği. Bunları tarım için dışardan bir sorun olarak düşünüyorum. Tarımın kendi içinde de çok ciddi problemleri var. Son derece sıkışmış vaziyette şu anda, neye sıkışmış vaziyette ? Beklentimiz tarımdan en başta doymak, yani dünyanın şu anda geldiği üretim noktasında, üretim ile tüketim birbirine başa baş gidiyor ve çok kırılgan bir yerdeyiz. Ama tarımın kendi iç dinamikleriyle bunu daha fazla arttırma şansı yok. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda bizi çok ciddi sorunlar bekliyor. Nüfus artıyor, tarım kendi üretim kapasitesinin son sınırına gelmiş durumda, elimizdeki veriler önümüzdeki dönemde bunun arttırılamayacağını gösteriyor. Biraz daha açarsak; Neden artmayacak bu onuda değerlendiririz.

    A.T : Peki tarımın sürdürülebilir mevzusunda, iklim değişikliği kendine has bir mevzu zaten onu bir kenara koyarsak, tarımın endüstrileşmesinin bunda bir etkisi var mı?

    S.Y. : Evet. Tarım başlarda doğa ile son derece uyumlu yapıldı, kendi içinde zaman zaman sorunlar da üretti. Ama bu sorunlar hep lokaldı yani; bir yerde kuraklık olursa üretim düşüyor ama o sırada başka bir yerde şartlar daha iyi olduğu için üretim artıyor. İnsanlar günümüze göre daha mobil olabiliyorlardı yani bir yerde kuraklık varsa ve üç yıl beş yıl sürüyorsa o toprakları terkedip, hemen başka yerlere gidebiliyorlardı. Bunu bir şekilde aşıyorlar tabi ki kimse ölmüyor kimse perişan olmuyor gibi birşeyler söylemiyoruz ama yine de geçmişte daha lokal düzeyde kalıyordu bu sorunlar. Günümüzde artık bu lokal sorunlar düzeyinde değil, küresel sorunlar düzeyinde yaşanıyor. İnsanların  birşeyleri bırakıp gidebileceği yeni topraklardan öte, ancak tarım yaptıkları toprakları bırakıp kentlere gidebiliyorlar. İnsanlar için gittikleri kentler iş bulsalar dahi doyacakları yer anlamına gelmiyor.

    A.T. : FAO’nun bir verisi var; dünya ölçeğinde besinimizin %70’ini küçük köylünün ürettiğini söylüyor. Ancak, bizim önümüze çizilen öyle bir tablo var ki sanki endüstriyel tarım bizi doyuruyormuş gibi. Oysa realite bunun tam tersi. Bugün bizi besleyen temelde otuz tane bitki var ve günümüzde sadece yedi sekiz tanesinin endüstrileştiğini görüyoruz. Bu da bizi şu sonuca götürüyor aslında bizim besin tablomuzun %70’i küçük köylünün ürettiği besinler ve küçük köylü çeşitli nedenlerle biraz evvel senin de söylediğin gibi topraklarını bırakıp kente göçerse (ki eğilim bu yönde, kuzeyde hatta bu eğilim bitti gerçekleşti şimdi dünyanın güneyinde böyle bir eğilim var), o zaman %70’den de biz mahrum kalacağız. Büyük bir açlık, kıtlık olabilir mi sence ?

    S.Y. : Bu tablo geleceğe ait bir durum değil bence, çok yakın bir zamanda bu söylediklerin gerçekleşecek diye düşünüyorum. Biz aç değilsek bu gece sanki başka yerlerde  kimse aç değil manasına gelmiyor. Zaten dünyada gıda yoksulluğu çeken yaklaşık bir milyara yakın insan var. Bundan 15-20 yıl önce 700-800 milyonlar düzeyindeyken Birleşik Milletler bu konuda bir takım araştırmalar yapıyor, çalışmalar yapıyor. Her yıl %10 azaltsak işte şu kadar yılda bu kadar azaltabiliriz gibi ancak özellikle 2008 krizinden sonra geldiğimiz yerde bu sayının azalmadığını aksine tüm çabalara rağmen arttığını görüyoruz. Sorunun en başında da insanlığı doyuran gıdanın %70’ini küçük köylünün ürettiğini söylemiştin. Mali ticari finansal analizlere baktığımız zaman, ticarete konu olana kısmına baktığımız zaman evet büyük çoğunluğun endüstriyel tarım tarafından, geri kalanı ise küçük köylü pazar için üretiyor. Yani ticarete konu olan bu %30’luk kesim. Ancak dediğin gibi insanlığı doyuran hala küçük köylüler.

    A.T. : O zaman böyle bir risk var yani.

    S.Y. : Şöyle; risk şuradan kaynaklanıyor, dünyanın doyma konusundaki sıkışıklığı endüstriyel tarım uygulamalarından kaynaklanıyor. Aslında tekrar küçük köylüye dönüp, kendi kendini koruyan, toprağı suyu koruyan tarıma yöneleceğimiz yerde aslında toprağı daha fazla tüketen yoran değerli toprakların kaybolmasına neden olan suları kirleten, bitki örtülerini değiştiren endüstriyel tarıma yönelmemiz bizim kırılganlığımızı daha çabuklaştıracak. Risklerimizi daha fazla arttıracak.

    A.T. : O zaman burada bir sübvansiyon meselesi ortaya çıkıyor. Bir ziraatçı gözüyle bize söyler misin sübvansiyon nasıl şekillendiriliyor, dünya ölçeğinde bütün sübvansiyonlara baktığın zaman ilginç bir şekilde daha çok endüstriyel tarımın sübvanse edildiği görülüyor.

    S.Y. : Bizim kendi ülkemizde giderek artan bir durum son yıllarda. Aslında toprağın bekçileri olan küçük köylü üzerine yoğunlaşılması gerekirken bunu sadece gıda güvenliği açısından falan değil bir çok sebepten dolayı eğer küçük  köylüleri topraklarında tutabilirsek, sosyal ekonomik, politik bir sürü sorunu da çözmüş olacağız. Biz sonuçta bunu biliyoruz ki 1800’lü yıllarda İngiltere’ de küçük köylüler kentlere aktı ve Londra’da her türlü sorun, binlerce insana açlık sefalet geldi aynı hikayeyi yeniden yeniden yaşamamızın gerekliliği yok. Bu insanları nasıl topraklarında tutabiliriz nasıl bu toprakların bekçileri yapabiliriz, bunun üzerinden böyle bir bakış açısıyla sübvansiyonların düzenlenmesi gerekiyor. Türkiye de de dünyada da. Ancak dediğin gibi şu anda nehir tersine akıyor.

    A.T. : Avrupa’da ilginç bir şey ortaya çıktı. Genç küçük köylüyü sübvanse ediyorlar.

    S.Y. : Çok mantıklı çünkü gençlerin orada kalması gerekiyor artı yeniden köylü, küçük çiftçi olmak isteyen şehirli insanlara da muhtemelen bu destek veriliyor. Yönelim yapılması gereken bu. Dünyanın gelmesi gereken yer bu. Kentlerde artık yaşayan gençlere, işsizlik oranları verildiğinde çok iyi biliyoruz Türkiye için basitçe söyleyeyim, %10 genel işsizlik oranı , genç işsizlik oranı da %’20 lere çıkıyor. Gençler işsiz, istediği kadar eğitim alsınlar, istediği kadar kentteki yaşantıya uygun yetiştirilsinler ama biz onlara iş sunamıyoruz. Bu durum şu an çok büyük sosyal patlamalara sebep olmasa da önümüzdeki zaman içerisinde bunlar ciddi sorun olacak şeyler. Gençleri tarıma toprağa yönlendirecek uygulamalar baş tacı edilmeli.

    A.T. : Zaten  şehirde yaşayan hatta belki hayatında köy görmemiş köyde doğmamış insanların köye dönmeleri görüşünü sübvanse etmek.

    S.Y. : Hayal gibi görünüyor biraz ama evet.

    A.T. : Bence hayal değil de bazı insanlar bunu kendi öz sermayeleri ile yapıyorlar ama bir de şöyle senaryolar var; geçen Ankara’da bir toplantıda konuşuluyordu, modernite öyle bir hal aldı ki, bütün köylüler şehre gelecek, yani bir nesil bir şehri tatmadan tekrar geri dönmeyecekler öyle bir hal aldık gibi  korkunç bir senaryo var çünkü bizim bu coğrafyamızda on bin yıldır tarım yapılıyor on bin yıllık bilgi birikiminin de aslında yok olması demek.

    S.Y. : Tabi yine Türkiye üzerinden konuşursak, gerçekten köylerde tarım bilen son kuşak yaşıyor. Eğer biz onları da kaybedersek, gençlerin bir kısmı köyde yaşamalarına rağmen sosyal, politik olarak onları hazırladığımız yön şehir olduğundan, eğitimden ülkenin geleceğe yönelimi kentleşme hepsini değerlendirdiğimiz zaman kırda yaşayan gençlerin bir kısmı atık kopmuş ve yabancılaşmış vaziyetteler. Son kuşaktaki yaşlı insanlara da gittikten sonra gerçekten artık bu bilgi birikimi ile bağımızı koparacak, üniversitelerin yaptığı bir takım etkinliklerle ya da birtakım lokal çalışmalarla, geriye döndürülebilecek bir şey değil bu. Bu bilgi birikiminden topyekün uzaklaşıyoruz.

    A.T. : Hakikaten on bin yıl olmuş Anadolu’da tarım yapılalı ilginçtir. Bir yandan da belki on yıldır belki o kadar da yok Anadolu’da üretilen tarıma alternatif bazı yöntemler denenmeye başlandı, isim anmamız  gerekirse permakültür, Fukuoka, mera yönetimi, kent bahçeleri gibi. Bu konuda ne düşünüyorsun bu çalışmaların uzun soluklu olma şansı var mı sence ? Bu yöntemler çarpıcı değişiklikler öneriyorlar; toprağın sürülmesinden vazgeçilmesi gibi.

    S.Y. : Alternatif arayışlarda her türlü denemeyi ben çok değerli buluyorum. Keşke alternatif sayıları daha da fazla artsa yeni yeni yöntemler denense çünkü bunların hepsine ihtiyacımız var. Neden ihtiyacımız var çünkü şu anda mevcut kullandığımız yöntem önünde sonunda tükenecek ve bir yerde tıkanacak. Bunu biliyoruz o yüzden bu diğer yöntemlerin alternatif yöntemler arasında bu daha iyidir bu daha kötüdür gibi bir tartışmadan öte hepsi değerli hangisinin kalıcı olacağını bilmiyoruz ya da bu sistemlerden birinin hayatta kalacağı gibi birşeyi de öngörmüyorum. Burası için belki Fukuoka’nın yöntemi öbür tarafta permakültür başka bir yerde başka bir deneme başarılı olacak çünkü zaten biz burada da çok renkliliği savunuyoruz. O yüzden değişik alternatifler olması bence çok değerli hepsinin bence önemi var. Sadece bildiğimiz şey endüstriyel tarımın artık çalışmadığı. O yüzden alternatiflerin hepsini önemsiyorum.

    A.T. : Şimdi tarımsal faaliyetin de biraz şehir ayağına değinmek istiyorum. AB’de bazı ülkelerde uygulanan tarımsal ürünler için raf ömrü meselesi var. Bu Türkiye’de yok. Çünkü Türkiye’de domatese bakınca herkes anlıyor  taze mi değil mi ? Salatalığa bakınca anlıyor. Ama şimdi yavaş yavaş bu konuşulmaya başlandı. Şimdi bunun konuşulmaya başlanması bizim için bir işaret olabilir mi? Demek ki insanlar gittikçe tarımsal ürünlere yabancılaşıyorlar ki etiket zorunluluğu doğuyor gözü ile karar veremiyor. Böyle tarımsal ürüne yabancılaşan, nerede yetiştiğini ya da son zamanlarda hangi mevsimde yetiştiğini bilmeyen bir nesil geliyor. Çünkü 12 ay o ürünü manavda, bakkalda buluyor, satın alıyor. Şehirlinin tarımsal faaliyete yabancılaşması, sağlıklı beslenmesini bozabilir mi ?

    S.Y. : Zaten bizİM endüstriyel tarıma itirazımızın en büyük nedeni sağlıklı gıdanın olmaması. Özellikle petrol ürünleriyle kimyasallarla ilaçlarla gübrelerle desteklenen ürünler olduğu için bu besinleri çok sağlıklı bulmuyoruz. Doğal şartlara göre yetişmiş gıdalara göre besin değerlerinin çok düşük olduğunu biliyoruz. Artı biraz evvel söylediğin gibi her mevsimde her gıdayı buluyoruz sera şartlarını zorlayarak yetiştirilmiş şeyler değil aynı zamanda sürekli başka ülkelerden ithalatla da geliyor. Burada besin değerinden çok dayanıklı bir ürün yani belki ithal edildiği bölgede besin anlamında değerli ürün var ama bu da başka bir pazara gitme şansı olmadığı için dayanıklı olmadığı için  endüstriyel şekilde yetişmiş besin değeri düşük bir ürüne kabul etmek zorunda kalıyoruz. Sağlıklı gıdaya giderek uzaklaşıyoruz.

    A.T: bir yandan da gıda güvenliği gibi bir kavram geliyor. Bu nispeten yeni bir kavram. Gıda güvenliği kavramı nelerle besleniyor acaba ? Son kullanma tarihi ile besleniyor, hijyen tanımı  ile besleniyor, doğru koşullarda saklanma… biraz reklam mı kokuyor ?

    S.Y. : Bir kere gıda güvenliği tüketimi arttıran bir durum. Bir domatesin son kullanma tarihi olabilir mi, ya çürümüştür artık tüketilemez vaziyete gelmiştir. Göz buna baktığında karar verir ama sen domatesin üzerine son kullanma tarihi koyarsan ya da diğer gıdalara marketlerde satılan her türlü gıda için son kullanma tarihi koyarsan, o tarihi geçtiğinde daha tüketmiyor insanlar sanki dün son derece sağlıklı besleyici olan gıda ertesi gün birden besleyiciliğini ve sağlığını yitiriyor kullanılamaz hale geliyor. Bu irrasyonel bir şey, gece 12:00’den sonra artık o ürün yenemez hale geliyor. Bu çok ciddi bir tüketim çünkü israfı arttırıyoruz. Yetmedi diyoruz yetmediği yerde bu şekilde israfı arttırıyoruz. Bunların çoğu rafine gıdalar bir sürü işlemden geçmiş oluyor, zaten büyük oranda besin değerini kaybetmiş oluyor. Artık önümüze gelen bu gıda da bu şekilde gıda güvenliği denen aslında yapay doğayla ilişkisi olmayan şeylerle en başta tüketimi ve israfı arttırıyoruz. Bu ciddi bir problem.

    A.T. : Nasıl yaklaşmalıyız peki gıda güvenliği kavramına? Olumsuz bir kavram gibi mi yaklaşmalıyız?

    S.Y. : Şöyle, önümüzdeki dönem içerisinde insanların bu durumu daha çok tartışması kendi aralarında artı gıda üretimi ile bir şekilde insanların ilişki kurması gerekiyor. Ya gidip küçük bir yerde tarım yapmak ya da  bu tür işleri desteklemek, atıyorum bir forumda yer almak gibi herşey olabilir. Ama gıda ile ilgili konulara insanların artık kafa yorması gerekiyor. Birey olarak ben ne yapabilirim demeyip, bir sürü alternatif arayışlar var en azından bir tanesi ile ilişkilenmesi gerekir insanların. İlla herkes çiftçi kıyafetlerini giysin eline kazmalarını alsın tarım yapmaya gitsin bir parça arazi edinsin gibi bir durumdan bahsetmiyorum ama insanların en azından bu tür faaliyetlerle ilgilenmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Buradan başlanabilir diye düşünüyorum.

    A.T. : Topluluk Destekli Tarım Projeleri yaygınlaşıyor. Biz de Yeryüzü Derneği çatısı altında uzun süredir uygulamaya çalışıyoruz. Sence çıkış yollarından biri olabilir mi ?

    S.Y. : Üretici ile tüketicinin doğrudan buluşması şeklindeki uygulamalardan bahsediyorsun . Bahsettiğimiz alternatiflerden birisi de böyle bir şey. Artık sonuçta ne kadar üretimle ilişkilenmeye çalışırsak çalışalım sonuçta bizler büyük kentlere yığılmış tüketicileriz. Bunun yavaş yavaş değişmesi gerekiyor ama  bunlar birden bire olacak şeyler değil, geçiş  süreçlerinde ciddi  alternatif olabilecek şeylerden bir tanesi bu. Organik üretim yapan bir çiftçiyi bulup ilişki kurmak dediğin gibi maddi olarak desteklemek tüketici olarak o ürünleri temin etmek, marketten almaya ya da işte rafine gıdaları tüketmeye önemli birer alternatif bunlar.

    A.T: Peki burada böyle bir sisteme gir ya da yine ürünlerini organik üretmeye çalış bir değer kavramı ortaya çıkıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun, bu konuda insanların kafası karışık çünkü ? Tabi insanlar bilmiyorlar neyin sübvanse edildiğini. Orta Amerika’dan da muz geliyor yerli muzdan daha ucuz, ama bu sübvanse ediliyormuş bilmiyorlar bilse de umrunda olmuyor, daha ucuza alıyor. Ancak bunun gezegene bir maliyeti var sonuçta. Orada bir değer kavramı çıkıyor. Bizim takas Şenliğimizde ilginç bir şey olmuştu bir televizyon ile 1 kg elma takas edilmişti. Sonuçta derneğe döndüğümüzde bir saat tartıştık hangisi daha değerli hakikaten?

    S.Y. : Tabi ki  gıda daha değerli bir şey aslında. Bunu zaman zaman biz de tartışıyoruz tabi biraz çelişki varmış gibi duruyor şimdi söyleyeceklerimde. Örneğin dar gelirli insanların gelirlerinin en büyük kısmı gıda harcamalarına gidiyor. Bazı toplumlarda aile gelirinin  %40-50’si gıda harcamalarına gidiyor. Benim söylediğim buna tezat değil, fakirler dar gelirliler ne yaparlarsa yapsınlar demiyorum ama dünyada bu bir problem. Gıdaya ödenecek paranın artması gerekiyor. Çünkü ucuz. Ucuzluğun sebepleri var. Ucuzluğun olması ciddi yıkıcı etkiler yaratıyor. Bu gıdanın çok ucuz olmasının bir sebebi, çok ucuz bir  enerji kaynağı kullanması diye yazmıştım kitabımda. Her gün petrol fiyatlarını tartışıyoruz. İşte  100 doları aştı mı varil diyoruz ama aslında bu kadar ucuz bir enerji olduğu için biz insanlar insan emeğine ihtiyaç duymuyoruz. Petrol çok pahalı bir şey olsaydı insanlar çok pahalı birşeyi kullanmaz, çok ucuz olduğu için kullanılıyor. Biraz evvel muzdan bahsettik; ucuz  olduğu için alınıyor petrol de öyle. Bu durum ucuz endüstriyel gıda üretiyor tabi çevre maliyetleri hesaba katılmadığı için. Aslında gıdanın ucuz olması tarımla uğraşan insanların ürettiğini baltalıyor. Çünkü endüstriyel anlamda üretilmiş ucuz gıda varsa, küçük köylünün ürettiği tereyağı ya da onun ürettiği domatesi endüstriyel olarak 2 tl’ye üretmiş artık onunla rekabette edemiyor. Yani gıda daha pahalı bir şey olmalı, daha değerli olmalı tabi ki desteklerimizi eğer dar gelirliler bunu karşılamakta zorlanıyorsa desteğimizi oraya sübvanse etmeliyiz, sosyal devlet oraya eğilmeli. Yoksa öbür tarafta ürettiği ürünle, ürünü daha değerli olduğu için daha çok insan toprağında kalacak yani bu ucuz gıdanın da sonu zaten kendiliğinden gelecek ama her anlamda hem maddi  hem manevi anlamda gıdanın daha değerli bir şey olduğunu kavramamız gerekir. Bu kadar maddi manevi ucuzlatılması, önümüzdeki zaman için ciddi bir problem diye düşünüyorum.

    A.T: Süleyman Yılmaz, bize vakit ayırdığın için teşekkür ederim.

    

    Röportaj: Aytaç Timur

    Edisyon: Arzu Uysal Tunçok