Yazarlar

Şeminur Topal

Şeminur  Topal

Transgenik ürünler / organizmalarla yapılan tarımsal uygulamalar ve yaratabileceği riskler (*)

Prof. Dr. R. Şeminur Topal

Uluslararası pazardaki tüm GM gıdalar genellikle üç temel özelliğe göre sınıflanır: böceklere karşı direnç; viral enfeksiyonlara karşı direnç; herbisitlere karşı direnç kazandırılmış ürünler. Tüm genler mikroorganizmalardan alınarak ürünlerin değiştirilmesinde kullanılmıştır. Biyoteknoloji, ülkelerin bazı gereksinimlerinin karşılanması için yararlanılabilecek temel bir araçtır. Ancak, bu gereksinimlerin sürekli ve güvenli bir biçimde karşılanabilmesi için, ülkelerin kendi biyoteknolojik ürünlerini üretebilmeleri amacıyla araştırma kapasitelerini geliştirmeleri de gerekir. Oluşturulan yeni çeşitlerin benimsenmesinin sağlanması amacıyla objektif ve yetkin kamusal danışma servislerinin ek yatırımlarla desteklenmesi de bir zorunluluk olarak görülmektedir. Gen aktarımı tekniği çok yeni olup, hızla yaygınlaştığı için henüz kesinleşmemekle birlikte, ileriye yönelik çeşitli risk olasılıkları ve bunların olası yansımaları yaygın olarak tüm dünya genelinde tartışılmaktadır. Bu riskler;
Sağlık Riskleri,
Çevresel (Ekolojik) riskler,
Ekonomik ve ticari riskler,
Sosyal ve hukuksal riskler
Etik açıdan gelişebilecek riskler olarak sıralanabilmektedir.
Gen aktarımlarıyla, genlerin dizilimlerinde veya yapılarında yapay olarak yaratılan değişimlerle, tüketicinin sağlık sorunları yaşabileceği öngörülen yaygın yaklaşımlardır. Özellikle alerjik reaksiyonlar, metabolizmaya zarar verici enzimatik hasarlanma etkileri, kanserojenik riskler, yabancı proteinden kaynaklanabilecek Alzheimer, deli dana, vb. hastalıklardaki artışlar, vitamin sentezleme yetisindeki kısıtlayıcı etkileşimler, antibiyotiklere direnç, bağışıklık sistemindeki değişimler, hücresel başkalaşımlar, vb., tartışılan olası sağlık riskleri arasında sayılmaktadır.
Gm gıdaların ve organizmaların en çok eleştirildiği husus; bunların sadece alerjik ve benzeri etkileri değil, ileride organizmada yapabileceği genetik etkileşimler olasılığıdır. Önceleri bilmece gibi algılanan sinirsel hücrelerin (nöronlar), mitotik fazlarının sonrasında gelişen Parkinson, Huntington ve Alzheimer gibi kompleks hastalıkların güncel açıklamalarında; çözünebilir karakterdeki hücresel proteinlerin, ilerleyebilir polimerizasyonu veya yanlış dizilimi gibi hücre içi toksik etkileri oluşturması gibi temel nedenler sıralanmaktadır. Her nekadar, moleküler ve hücresel detaylar çok çeşitli ise de; zaman içinde gelişen hücresel genetik mutasyonlar ve buna bağlı hücre içi çöküntülerle Alzheimer şekillenmektedir. Bunun sonucunda da sinir hücrelerinde dejenerasyonlar, işlevsel bozuklukları hücreler arası iletişimin bozulması ve nihayet de ölüm oluşabilmektedir (Selkoe 2004). Bunun diğer ifadesi, sinir hücrelerinin düzensizliğidir. Parkinson hastalığı da buna benzer olgularla şekillenebilmektedir. Hücre içi birikim ve plakalaşmalar, protein birikimleri ve çoklu hücresel yayılım fazları birbirini izleri bunlar daha çok beyin hüclerinde oluşur. Daha çok orta yaş ve yaşlılarda şekillenen bu bozukluk, çocuklarda ‘Down's syndrome’ şekliyle sinir hücrelerinin hücre içi sıvısında iplikleşme ve plaklaşma şeklinde seyredebilir. Sinir hücrelerindeki protein başkalaşımlarına dayanan bu dejenerasyonun ve işlevsel bozukluğun temel etmenleri henüz netleşmemekle beraber, olası protein deformasyonlarının etmenleri arasında, GM organizma ve ürünlerin etkinliği üzerindeki tartışmalar da halen sürmektedir. Genotipten fenotipe uzanan bu anormalilerin olası etmenleri arasında transgenik ürünlerin akla gelmesi bile, tartışılmasının gereğini yeterince açıklamaktadır. Pazarda yaygınlığın giderek artmasına karşın, etiketlemenin önemi de daha yaygın bir şekilde gündemdeki yerini almaktadır. Özellikle “GMO yoktur=GMO-free” bilgisi tüketici açısından önemini de arttırmaktadır. Bu aynı zamanda pazar karmaşasını gidermek açısından da önerilmektedir.
-------------------------------------------------------

(*) Bu makale; yazarın (Topal, R. Ş. 2007. Değiştirilen: Gen mi, Sen mi, Evren mi? 192s. ISBN 605-0001-00-6. Yeni İnsan Yayınevi. İstanbul.) kitabından özetlenerek hazırlanmıştır.
Çevresel riskler arasında, bitkiler için bir popülâsyondan diğerine polenlerin yayılımı ile doğal gen kaçışı gerçekleşmesidir. Polenler genellikle rüzgâr, su veya hayvanlar gibi çeşitli taşıyıcılarla çevreye yayılabilirler. Böylece polenler veya tohumlarla, genlerin çeşitler arası kaçışı yaygınlaşmaktadır. GM olan ve olmayan topluluklar arasında gerçekleşen dış çapraz bulaşılarla, fertil (döllenmiş) hibritler oluşmaktadır. Dış çapraz bulaşıların oluşumu bazen varyeteler arası da gerçekleşebilmektedir. Örneğin; “mısır ile darı” arasında veya “pirinç, buğday ve arpa” arasında da kendiliğinden doğal çapraz bulaşma gerçekleşebilmektedir. Böylece genlerin tohum veya polenlerle yayılımı ve dağılımıyla, geri dönüşü mümkün ve kolay olmayan ciddi değişimler yaşanmaktadır. Bunun sonucunda da doğal yerel veya endemik (ülkelere has) çeşitlerin yitirilmesi, ya da karakter değiştirmesi riski yaşanabilmektedir. Hayvanlar ve balıklar arasındaki gen aktarımlarının kontrolsüz yayılımını sağlayan doğal kaçışlar, Gm olmayan üyelerle diğerleri arasındaki bireysel temaslarla veya döllenmiş yavruların ileri nesillerdeki karışımı ile gerçekleşebilmektedir. Bunun sonucunda da doğal çeşitlerde kayıp, dolayısıyla da “biyoçeşitlilik”te kayıplar veya değişimler ile sürdürülebilirlik açısından riskler doğabilmektedir.

Yediklerimizin Ne Kadarı GDO İçeriyor?
Günümüzde bazı çevrelerce "Frankenfoods= Frankeştayn Gıdalar" olarak da isimlendirilebilen çeşitli “Genetik Modifiye Gıdalar” artık doğrudan veya dolaylı olarak günlük beslenmemize girmiştir. Güncel akımlar içinde en popüler olarak gündeme oturup, yoğun tartışmalara da konu olan biyoteknolojik gelişimlerin ürünü GM gıdalar ve rekombinant DNA teknolojisi, en çok yaşayan canlı toplulukları için hazırlanan bir planın yürütücüsü konumundadır. Bilimciler 70’li yılların sonundan bu yana, DNA’nın alternatif kullanımları üzerinde yoğunlaşırlarken, son 10 yıldır da gıdaların başkalaşımları için bu teknolojinin kullanımına ağırlık vermişlerdir. Halen bu hızlı gelişen akım sonucunda; marketlerdeki raflarda bulunan işlenmiş ürünlerin %70 dolayındaki bir kısmı, genellikle GM bileşenlerle üretilmiş nitelikteki bu ürünlerle dolmuştur. Oregon State Üniversitesi’nden bitki hastalıkları ve botanik alanında çalışan Prof. Dr. Terri Lomax, pazardaki mısırın %30’unun, soyanın ve kanolanın %70’inin genetik mühendisliği ürünü olduğunu ileri sürmüştür (Peace, 2004). Durum böyle iken; bunların yağ, nişasta, mısır şurubu vb. temel ürünleriyle, bunlardan üretilen pek çok türev gıda ürününün de (hazır çorba, pasta, bisküvi, çikolata, vb.), genetik olarak değiştirilmiş karakter taşıdığını söylemek gerekmektedir. Bir tek mısır bitkisinden 600, bir tek soya bitkisinden 900 türev ürün üretebildiğini düşünecek olursak, günlük beslenmemizdeki alım yelpazemizin ne kadar genişlediğini daha net olarak ifade etme şansımız olacaktır. Bunlar; hem gıdanın kendi çeşitleri niteliğinde üretime katılabilmekte, hem de örneğin soya lesitini gibi katkı maddesi özelliğiyle de bileşimde yer alabilmektedir. Bu konudaki görüşlerini keskin bir dille veren Peace, 2004 yılındaki makalesinde, açıklamasını “muhtıra” olarak nitelemiş ve “yasak meyve” olarak nitelediği bu teknolojik ürünler için; aynen çevirisiyle, aşağıdaki açıklamaları getirmiştir:
“Şu andaki genetik olarak modifiye edilmiş ürünler sebepsiz bir şekilde nüfusun ve çevrenin sağlığını tehdit etmektedir. Bugünkü bilgi düzeyi, güvenli ve tahmin edilebilir bir şekilde bir organizmanın kalıtımsal malzemesini modifiye etmek için yeterli değildir, ayrıca söz konusu ciddi yan etkilerin riskleri, faydaları geride bırakmaktadır. Biz sizi bu az gelişmiş bilimin ürünlerini yetiştirmeyi bırakmaya ve asla geri dönüşü mümkün olmayan bu ürünlerin doğaya salımını yasaklamaya davet ediyoruz. Bu teknoloji piyasalara, bilimsel olarak tam anlamıyla çözülmeden çok önce sürülmüştür. Bu teknolojinin tanıtımı hileli araştırmalarla, rüşvetlerle, bağımsız olmayan bilim adamlarıyla, ört baslarla ve endüstri temsilcileriyle dolu düzenleyici kurumlarla yapılmıştır. Ciddi sağlık ve çevre sorunlarının ışığında, bu sahtekârlığa ve halkın güvenini kötüye kullanılmasına son vermek için bir an önce harekete geçmeliyiz. Mevcut güvenlik değerlendirmeleri, birçok zararlı etkinin tespit edilmesinde yetersiz kalmaktadır. Genetik modifiye bir ürün gibi, yabancı bir gen de, canlı organizmaya yapay yollarla yerleştirildiğinde, organizmanın mevcut doğal geni istem dışı olarak silinebilir, çalışmayabilir, sürekli çalışabilir, başkalaşabilir ya da parçalanabilir. Yüzlerce doğal gen, canlı hücreleri oluşturan temel molekül olan proteini üretme biçimini değiştirebilir ve hatta ortaya çıkan bu yeni protein amaçlanan proteinden farklılaşabilir.
Güvenlik için temel varsayımlar altüst edilmiş ve sadece bazı karşıt bulgular genetik modifiye besinlerin güvenli olmadığını savunur olmuştur. Genetik modifiye besinlerle beslenen hayvanların organlarının zarar görmesi (mide kanaması, aşırı hücre gelişimi, akciğer dokusunda şişme), sterillik sorunları ve yavrularda da dahil olmak üzere artan ölüm oranlarının yanı sıra büyüme, organ gelişimi ve bağışıklık yetisi ile kan ve karaciğer hücreleri oluşumunda da sorunlar görülmüştür.
Riskler, genetik modifiye besinlerde yerleşmiş olan genlerin yalnızca sindirime dayanmalarıyla değil aynı zamanda da organlara ve dolaşıma da nakil olmalarıyla artmaktadır. Bu geçişken genler kanda, karaciğerde, dalakta ve böbreklerde bulunmuştur. DNA plasenta yoluyla doğmamış yavruya dahi geçmektedir. İnsanlar üzerinde yapılan tek klinik deney soyadaki geçişken genlerin bağırsak bakterisine geçtiğini göstermektedir.
Genetik modifiye gıdalardan kimsenin zarar görmediğine dair iddialar, insan sağlığı üzerindeki etkilere yönelik, yeterli araştırma yapılmadığı için yanıltıcıdır. Soya alerjilerinin, genetik modifiye soyaların İngiltere’ye ithalinden sonra %50 oranında arttığını ve Genetik modifiye besin desteklerinin yaklaşık 100 Amerikalı’yı öldürdüğünü; 5,000 ila 10,000 kişiyi hasta ettiğini biliyoruz.
Bazı genetik modifiye ürünler Bt adlı kendi zirai ilaçlarını geliştirmektedirler. Bunların kabul edilmesi, Bt toksinin memeliler üzerinde biyoaktif olmadığı varsayımına dayandırılmaktadır. Ancak Bt toksin, farelerde güçlü bağışıklık tepkilerine ve anormal ve aşırı hücre gelişimine yol açmıştır. Bt mısır tarlalarının yakında yaşan Filipinlilerin döllenme döneminde, 3 dönem üst üste, gizemli belirtiler oluşmuştur ve kan testlerinde Bt’ye bağışıklık tepkileri gözlemlenmiştir. Hindistan’daki Kasım 2005 raporu Bt pamuğun da alerjik reaksiyona yol açtığı belirtilmiştir. Peki ya Bt genleri aynen soya genlerinde olduğu gibi barsak bakterilerine geçiyorsa? Bunlar iç floramızı birer canlı zirai ilaç fabrikasına çevirebilirler. Halkla ilişkiler atılımına rağmen, genetik modifiye ürünler herbisitlerin kullanımın arttırmakta, ortalama mahsulü düşürmekte ne gıda güvenliğini tehdit etmektedir. Sürdürülebilir ve organik çiftçiliğe zararlıdırlar ve çiftçileri bir borç ve bağımlılık döngüsüne hapsetmektedirler. Biyoçeşitliliği tehdit etmekte, yararlı böceklere zarar vermekte, genetik modifiye olmayan ürünleri kirletmekte ve doğada kuşaklar boyunca var olmaktadırlar. Sigorta şirketleri genetik modifiye ürünlerden kaynaklanan riskleri kapsamak istememektedir. Tüketiciler de onları istemektedirler.”
Bu hususlar, ürünlerin pek çoğunda etiket bildirimlerinde de yer almamaktadır. Ayrıca tüketicilerin alışkanlıkları doğrultusunda ve bilgi eksikliği nedeniyle böyle bir talep de pek yaygın değildir. Oysa tüketiciler bu tuhaf ürünlerle ilgili bilinç ve sorgulama düzeylerini yüksek tutabilseler, bu ürünler de kontrolsüzce yaygınlaşamayacaktır. O halde bugün bu ürünlerin güvenliği hakkında konuşmak için bile geç kalınmış olabilir. Çünkü zaten tüketim yoğunluğu alabildiğine artmış durumdadır. Kapitalist ekonomiler, “fayda ve kontrol gereği” ilişkisi üzerine odaklanmak yerine, karlılığı ön plana almaktadırlar ve bunu da tüketicisine dayatmak yolunu seçerek yapmaktadırlar. Nitekim Monsanto’nun üst düzey bir yönetici; “Biz ürünlerimizin satılmasına bakarız, tüketici güvenliğini sağlamak, devletlerin halk sağlığı birimlerinin işidir” ifadesini kullanmıştır (Berlan, and Lewontin, 1998). Bu durumda toplumsal eğitim ve bilinçlenme düzeyini arttırmak, bu ürünler hakkında endişeleri yaygın kitlelere duyurmak, ulusal bir korunma stratejisi benimsemek ve uygulamak en uygun yol olarak seçilmelidir.

Bu Ürünler Gerçekten Açlıkla Mücadele İçin midir?
Esasen transgenik teknolojinin yola çıkış serüveninde; en çok üstünde durulan husus, bu ürünlerin açlıkla mücadelede etkin olacağı savunmasıdır. Oysa dünyada, başlangıçta insan besini olmaya uygun, 80.000 (seksen bin) bitki türü bulunduğu, tarih boyunca 3.000 kadar bitkiyi yiyecek olarak kullanmış olduğumuz ifade edilmektedir..! Açıklamalara göre günümüzde ise; yetiştirilen tür sayısı 150 olup, yalnızca 15 (on beş) kadar bitki türü; tüm dünya nüfusunun %90’ını doyurmaktadır. Bunların ise başlıca 9’u (buğday, mısır, soya, ayçiçeği, pirinç, patates, domates, vb.) en temel gıda ürünlerinin ana maddelerini oluşturmaktadır. Dünya üzerinde kullanılan tarım kimyasalları nedeniyle toprağın, havanın suyun kirlenmesi, insan sağlığının bu kimyasallardan aşırı derecede zarar görmesini öne sürerek insan ve ekolojiyi korumak, dünya açlığını engellemek için “biyoteknolojinin kullanılmasının, GDO’lu ürün yetiştirmenin şart olduğunu” söyleyenler, dünya nüfusunun % 90’ını doyurmakta olan 15 bitki türünün genleriyle oynamayı veya bu işlevi yerine getirenleri alkışlamayı tercih ettiler.
O halde; bu teknolojiyi kullanarak, yeni potansiyel gıda kaynaklarını insanlığın hizmetine sunmak yerine, mevcutların ve en yaygın kullanılanların genetik yapısını bozmak eylemi, çok samimi olmayıp, ticari çıkarların öncelikli alınması eyleminin gerçekleştirildiğini, daha öne çıkarmaktadır. Oysa günümüzde “Dünya Ticaret Örgütü (WTO=DTÖ)’nün katkılarıyla da tamamlanan senaryonun parçaları ve çok uluslu biyoteknoloji şirketlerinin devlet politikası halinde gelişmesi uygulaması ve bunların devletlerin resmi kurumlarınca da desteklemesi istediği; “dünyada el atmadıkları ülke ve tarla kalmamak koşuluyla, GDO’lu tohumlarıyla GDO’lu tarım ürünleri yetiştirip, GDO’lu gıdalar ile halkların beslenmesini sağlama amaçlı bir misyon üstlenilmesi”nden ibarettir. Böylece en çok tüketilen ürünlerde transgenik teknolojilerin uygulanması ve yaygınlaştırılması çabaları mevcut rantı attırmaktan öte bir amaca hizmet etmeyecektir.
Devam eden küreselleşme gelişimleri, sadece tüketici yararına olan yarayışlılığın artması değil, tüketici aleyhine birçok belirsizliği de kritik düzeylerle ortaya çıkarmaya hizmet edebilmektedir. Bu durum da birçok tartışmayı açmıştır. Bu tartışma, genellikle çok uluslu şirketlerin global rekabetlerinin sonucu olarak ulusal ekonomik ve sosyal standartların gücünü azaltarak, zorla kabul ettirdiği ve yaptırım gücünü kullandığı çifte standartlardan kaynaklanmaktadır. Ayrıca küresel ekonomi çevresel kısıtlamalarla yerel çeşitleri ve doğal zenginlikleri ortadan kaldırmaya doğru giden bir kıyımı da şekillendirmekte ve giderek de getirilerini sergilemektedir.

Bildiklerimizin Ne Kadarı Doğru?
Transgenik teknoloji ve ürünleriyle ilgili kuşkular, ileriye yönelik olasılıklar henüz genellikle bir teorik yaklaşım fazındadır. Bu teknolojinin ilk ticari uygulamaya geçişinin üstünden sadece 10 yıl geçmiştir. Ve yansımaları halen istatistiksel verilere dayandırılmayacak kadar sınırlı durumdadır. Ancak tartışmaların odaklandığı nokta, daha çok tüketici ve ürün güvence risklerinin olası boyutları, çevresel ve tarımsal boyutlu olmak üzere daha geniş çaplı ve daha ürkütücü gerçeklikleri de zorlamaktadır. Özellikle bu teknolojinin ticari boyutlu uygulama geçmişi çok kısa olduğu için, henüz uzun dönemde insan sağlığı üzerinde yaratabilecekleri; “Olumlu / Olumsuz Etkiler” konusunda henüz “tam / net / yeterli” bilgi yoktur. Buna göre; GMO ve GDÜ ’lerin halen;
“bir armağan mı?
 yoksa tehdit mi? olduğu tartışması, çeşitli bilim insanlarınca kıyasıya sürdürülmekte ve dikkatlerin dışlanması gereken bir teknolojik olgu mu?” olduğu noktasına odaklanılması sonucunu getirmektedir (Barclay 2000, Pöpping 2000, Anon. 2001d, Topal 2002b, 2006). Kısacası;
 Dost mu, Düşman mı?
 Kurt mu, Kuzu mu?
 Nimet mi, Külfet mi? soruları, henüz yanıtsız kalmaktadır.
Ancak, “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmaların (GDO=GMO)” ve “Genetik Olarak Değiştirilmiş Ürünlerin (GMP= GDÜ=Transgenik Ürünlerin)” uygulamalarına ilişkin, tarımsal ve gıda güvenliği açısından tüketici sağlığına ve / veya çevreye olası etkileri halen gündemi oluşturmaya devam etmektedir. Transgenik ürünlerin üretim ve ticaretlerinin hızla yaygınlaşması sonucu, başta sağlık sorunları olmak üzere doğabilecek olası riskler tüm dünyada farklı yaklaşımlarla tartışılmaktadır. Bu bağlamda Haslberger tarafından yapılan ve 2003 tarihli yayında, sağlık risklerine ilişkin olasılıklar, kapsamlı bir biçimde irdelenmiş ve bunlar, aşağıda özetlenmiştir.
 Alerjen etkileri,
A vitamini sentezlenmesini kısıtlayıcı etkileri,
Metabolizmaya zarar verici enzimatik değişim etkileri,
Antibiyotiklere dayanıklılık (direnç) geliştirme etkileri,
Bağışıklık sistemindeki değişimler,
Hücresel başkalaşımlar yaratabilme etkileri,
Vücudun normal mikroflorasında değişim olasılıkları,
vb. sağlık üzerinde istenmeyen potansiyel zararlı etkileri tartışılmaktadır. Bunun dışında;
Genetik olarak değiştirilmiş organizma (GDO) ve ürünlerin üretimi, halen birçok ülkede yapılmakta olup, bazı ülkelerde de uygulamalar yasal düzenlemelerle belirlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla güvence açısından henüz net sonuçlar olmamasına karşın, bu tür gıdalar uluslararası pazarda ve çoğu zaman da kontrolsüz olarak yer almaktadır. Ancak söz konusu teknoloji, diğer teknolojilerde olduğu gibi henüz kesinleşmemiş de olsa belirli riskler taşımakta ve yeni gıda güvenliği sistemlerini gerektirmektedir. Bu nedenle anılan ürünlerin potansiyel riskleri irdelenerek; uzun dönemde insan, hayvan sağlığı ve çevreye etkileri hakkındaki belirsizliğin giderilmesine gereksinim duyulmaktadır. Ayrıca bu konuda ulusal ve uluslararası boyutlu yasal düzenlemelerin belirlenmesine kadar, tüketici sağlığını garanti altına almak amacıyla genetik olarak değiştirilmiş mısır, patates, domates ve yağlı tohumlar gibi, bu yolla üretilmiş ürünlerin ve bileşiminde bu ürünleri içerebilen gıdaların, denetlenip izlenmesi kuralları getirilmelidir. Bütün bunları düzenlerken, henüz fazla vaka değerlendirilmesi olmamakla beraber, halen kısmen de olsa varılmış ve bildirilmiş bazı sonuçlar da mevcuttur. Bunları kısmen de olsa özetlemek konunun hassasiyeti bakımından daha aydınlatıcı olacaktır.
GDO’lar ve Doğal Çeşitliliğin Sınırlanması Etkileşimi
RADİKAL Gazetesinin 08/07/2002 tarihli nüshasında yer alan küçük ama ilginç bir haber!!! Dünya'nın son kullanma tarihi 2050.
Johannesburg Konferansı öncesinde sunulan rapora göre doğal kaynaklar böyle tükenirse, iki dünyaya daha ihtiyaç duyulacak. Uluslararası Dünya Doğal Yaşam Vakfı'nın (WWF) raporuna göre, insanlık dünyanın doğal kaynaklarını bu hızla tüketmeyi sürdürürse, 48 yıl içinde Dünya'ya tıpatıp benzeyen iki gezegen daha bulup yerleşmek zorunda kalacak. WWF'nin Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki Johannesburg
kentinde yapılan 'Dünya Konferansı' öncesinde yayımladığı rapora göre insan,
sadece son 30 yıl içinde dünya'nın doğal kaynaklarının üçte birini tüketti.
1970-2002 yılları arasında ormanların yüzde 12'si yok oldu. Okyanuslardaki
biyolojik çeşitliliğin üçte biri, tatlı sulardakinin ise yarısı silindi. Aynı süre içinde izlenen
350 çeşit memeli, sürüngen ve balığın nüfusu da yarı yarıya azaldı. Doğal kaynakların
tükenmesinde baş sorumluluğun 'savurgan ve sorumsuz' gelişmiş ülkelerde olduğunu
vurgulayan rapor, son 10 yılın en büyük toplantısı olması beklenen
Johannesburg Konferansı'nda ele alınacak.’
İşte en basit anlatımıyla biyolojik çeşitlilik açısından doğaya sahip çıkmanın tam zamanıdır... Biyoçeşitlilik veya biyolojik çeşitlilik, geniş anlamda 3 düzeyde ele alınmalıdır;
 genetik çeşitlilik: Organizmaları yeni koşullara uyumlu ve yok etmeden tutabilmek için genlerde yaratılan farklılıktır.
 Türlerdeki çeşitlilik: Bir ekosistem içindeki türlerin dağılımı ve çeşitlerin sayısıdır.
 Ekosistemdeki çeşitlilik: Kompleks bir ağ yapısında ki etkileşimde, aralarında bağımsız ilişkiler içinde olan yerel çeşitler ve farklı türlerin topluluğudur.

Transgenik teknolojilere Bağlı Olası Risklerin İrdelenmesi
Tarımsal ve sosyo-ekonomik yapı üzerine olası riskler irdelendiğinde; doğada gen kaçışlarına bağlı “biyodönüşümle” yapmakta oldukları biyolojik çeşitlilik kaybı nedeniyle “ekolojik fakirleşmeye” ve sürdürülebilirliğe yönelik zararları da tartışılmaktadır. Transgenik üretimlerle, özellikle kısır tohum yaratma uygulamalarını tanımlamak için kullanılan “Terminatör Gen” yaratılması nedeniyle tarımda;
 sürekli dışa bağımlılık,
 her yıl yenilenen tohumluk temin zorunluluğu,
 pazar bağımlılığı,
 yüksek tohumluk fiyatı vb. olumsuzluklar,
 yerel ekofloranın ortadan kalkması,
 endemik türlerin silinmesi vb. yanında;
 Geleneksel tarımsal üretim sisteminde değişiklikler,
 Doğal ekoflorada olası gen kaçışlarıyla değişim ve kayıplar,
 Çiftçilerin yerel çeşitleri kaybına bağlı yeni tohumluluk üretebilme olanaklarını yitirmeleri vb. pek çok olumsuzluk durumları tartışılmakta, bu yönlü kuşkular giderek artış göstermektedir (Topal 2004c, 2006).
Olasılıklar topluca özetlendiğinde; tartışılan “RİSK ETMENLERİ” aşağıdaki gibi gruplanabilmektedir. Buna göre;
1. Transfer edilen genin yapısından kaynaklanan riskler
İşaretleyici genler: Ampisilin, Kanamisin gb. antibiyotik dayanıklılık genleri.
Genin kaynağı: Bakteri veya virüs kökenli genler.
2. Transfer yönteminden kaynaklanan riskler
Hücre çekirdeğine transfer,
Sitoplazmaya transfer
3. Kullanımından kaynaklanan riskler
Toksik ya da alerjik etki,
Yatay gen kaçışı
Flora ve faunaya etkileri
Bütün bu belirsizliklerin gerçekleşebilmesi durumlarına karşı olarak da bazı temel stratejilerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu temel stratejilerin başında “Risk Yönetim Sistem” anlayışı ve olgusu gelmektedir. Söz konusu uygulama için ise risk analizlerinin yapılması gerekmektedir (Topal 2002a, 2006).

Gıda Kökenli Hastalıklar
Tıp açısından, gıda bilimine ve gıda üretimi teknolojisindeki gelişmelere rağmen, gıda patojenleri kökenli hastalıklar bakımından, sağlık ve ekonomik olarak belirgin sorunlar teşkil etmektedir. Örneğin; 1990 yılında, 11 Avrupa ülkesinde ve 100.000 kişilik nüfusta, 120 ayrı gıda kökenli sorun ortaya çıkmıştır. En yakın tahminlere göre Avrupa ülkelerinde 100.000 kişide görülen 30.000 adet akut gastroenteritisis (mide –barsak sistemi hastalıkları) vakasının gıda ile ilgili olduğu bilinmektedir. Ek olarak önceki yıllarda bazı bakterilerin ciddi hastalıklara yol açtığı bilinmektedir- Listeria monocytogenes, Champylobacter  türleri, E. coli- vb. mikroorganizmalarca oluşturulan bu hastalıklar tüm dünyada yaygındır. Ancak günümüzde tüm dünyada gıda kökenli; alerjiler, bazı enzimatik riskler, kanserojenik etmenler, bağışıklık sisteminde yaşanan sorunlar, antibiyotiklere direnç konusundaki sorunlar, Alzaimer - BSE (deli dana)- kuş gribi- Kongo –Kırım Ateşi hastalığı gb. olumsuzluklarda yaşanan artışlar nedeniyle transgenik gıdalar yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Bütün bu gelişmeler, güncel teknolojileri gıda güvenliği açısından sorgulama zorunluluğunu getirmiştir. Ayrıca tüm bu sorunlar; günümüzde bireysel olmaktan çok, genellikle kitlesel boyutlarda yaşandığından, konuya ilgiyi daha da arttırmıştır. Sağlık boyutu dışında; gıda ile ilgili rahatsızlıklardan hasta olanlar, çalışanlar, sağlık kurumları ve iş dünyası da zarar görmektedir. Bunun ileriki nesillere de yayılma olasılığı konunun önemini daha da arttırmaktadır.

Gıda Üretimindeki Değişiklikler
Hayvan ve bitki yetiştiriciliği ile gıda üretim ve dağıtım yöntemlerinde ileri boyutta belirgin değişiklikler görülmektedir. Bu ise, transgenik ham maddelerin arttırılan kullanımı ve daha geniş alandaki ticari ilişkilerle, diğer ülkelerden alınan gıda kaynaklarının kısmi kontaminantlarla hastalıkların yayılışını da kolaylaştırmıştır. Isıl işlem, mikrodalga ile ısıtma, ohmik ısıtma ve yüksek basınçla işleme teknikleri ile güvenilir ticari işlev sağlanmaya çalışılmakla beraber, geri dönüşümsüz değişimleri/ başkalaşımları, ortadan kaldırmaya yarayacak herhangi bir teknik henüz geliştirilmemiştir.

Tüketici Gereksinimlerindeki Değişiklikler
Tüketim için kolay erişilebilen, minimum hazırlama gerektiren gıdalar için talep artmaktadır. Ek olarak tüketiciler “daha taze”, “daha dayanıklı”, “daha çabuk pişebilen”, “daha farklı olan” ve “doğal tatlandırıcılarla zenginleştirilmiş” gıdaları tercih etmektedirler. Bu durumun gıda ile alakalı hastalıklara yol açması hakkında çok az kanıt bulunmakla beraber, bu gıdaların yetiştiriciliği, üretimi, dağıtımı, saklanması ve hazırlanması son tüketim ve tüketici için önem taşımaktadır.

Sosyo-ekonomik Değişiklikler
Dünyada küreselleşme doğrultusunda, dış ülkelerden alınan gıda tüketiminde, belirgin olarak artışı görülmektedir. Bunun yanında uluslararası ticari geziler ve tatiller ile de yeni biyolojik tehlikelerde artış görülmüştür. Popülâsyon değişiklikleri gerçekleşmekte genç ve yaşlı nüfus, gıda ile ilgili farklı hastalıklara yakalanmakta ve çocuk / yaşlı popülâsyonlarında bu sorun daha da artmaktadır. En önemli husus yeni risk ve tehlikelerin belirlenip, gıda satış ve üretiminde gerekli önlemlerin alınmasıdır. Sosyoekonomik değişiklikler ve bilimsel-teknolojik gelişmeler ile yarı işlenmiş ve dondurulmuş gıdaların son tüketiciye güvenli ulaştırılmasına dikkat çekilmektedir.

Gıda Güvenliği Stratejisi Kullanılarak Başarı ile Yönetilmiş Programlar Hazırlanmalıdır
Gıda Güvenlik konusu, üretim ile ilgili tüm firma ve organizasyonlarda en önemli husustur. Modern ticaret koşulları gıda sanayinde uygun yöntemlerle, gıda güvenliğini sağlayan bir zincir uygulaması olmasını şart koşmaktadır. Böyle bir program; ticaretin uygulayıcıları yanında, ilk üreticiler, işleyiciler, dağıtıcılarını ve hatta kural koyucuları ve ulusal resmi karar mercilerini de kapsamaktadır. Bu program üreticilerin ürünleri en yüksek güvenlik seviyesinde tüketiciye ulaştırmasını sağlar. Gıda güvenlik programı organizasyon ve teknik konularda, yeniliklere ve uygulamalara odaklanmalıdır. Tüm şirket çalışanları gıda güvenliğinin farkında olmalı ve bir hatanın şirket ve tüketicilere büyük zarar vereceğini düşünmelidir. Program üretim, dağıtım ve satış sırasındaki anahtar unsurların ve bunların uygulamasını tanımlamalıdır. Bu alanda toplumsal bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı ve Sivil Toplum Kuruluşlarının da devrede olduğu ulusal programlar hazırlanmalıdır. Ulusal tarım ve ticaretin rekabeti ve kurumsal saygınlık açısından da çok özel önem taşımaktadır. Ayrıca GMO’ların geleneksel (konvansiyonel) türleri ile karşıtları arasındaki gıda eşdeğerleri bakımından, gerekli kıyaslamaları yapmak amaçlanmıştır. Bu kıyaslama GMO’ nun önceden tanımlanmış (Jones ve ark. 1996) üç sınıftan birine dâhil edilmesi ile gıdanın “denklik ve benzerlik hedeflenmesi” ile güvenilirlik (SAFEST) yönetmeliklerinin oluşturulmasını sağlamaktır (ILSI 1999). Kıyaslamanın seçimi kritiktir ve üzerinde ayrıntılı olarak düşünülmelidir. Kıyaslanacak ürün\ler veya GMO’ ya yakından ilişkilendirilmelidir. Örneğin, üründe temiz çizgisinin (GM-olmama durumu) belirlenmesi için hammaddeye özgün gerekli olabilen karakterler, özellikle gıda fermantasyonlarında görev alan, bakteriler ve plazmidler için de kullanıldığında yanılgıya yol açabilir. Atasal soyu seçilen ve kıyaslanan değil de, kıyaslayıcı olarak kullanılan güvenli gıdanın, geçen nesillerinde aynı olan türün diğer soylarını içermemesi gereği, bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Buna rağmen tek bir türde bile güvenli ve güvensiz olabilen soyların olabileceği hatırlanmalıdır.
Önceki güvenli gıdalar için bilgiler, uygun ise, bilimsel kanıtlarla desteklenip ve güvenilir gıda için genetik modifiye soyun; kullanım düzeyi, amaçlanan fonksiyonu, potansiyel alım miktarı, işlemenin etkileri ve popülasyonlar, beslenme alışkanlıkları koşulları mümkün olduğunca sorgulanarak kanıt toplanılmalıdır. Mikroorganizmaların genetik modifikasyonlarının çoğu, genoma yabancı genetik materyallin eklenmesi ile yapılmaktadır. İstisnalar, bulunan genlerin etkisiz bırakılması veya silinmesi için kullanılan genetik modifikasyonları da kapsar. Ancak GMO’nın genomuna nakledilen/değiştirilen hiçbir yabancı genetik materyal yoksa bu kısımın örnek analizi reddedilebilir. Bunu izleyen bilgiler tüm nakledilen genler için geçerli olup, işaretleyici genleri, fonksiyonu olmayan genleri ve bağlantı kısımlarını da kapsar. Buna göre;
- Kaynak Gen
Gıda kullanımı geçmişinde kullanılan \ transfer edilen genetik materyal bilgisi, inceleme kapsamına dâhil edilmelidir. Aktarılan genetik materyale göre iki farklı durum oluşabilir;
a. Aktarılan madde güvenilir kullanım geçmişi olan organizmalardan alınmıştır,
b. Aktarılan madde güvenilir kullanım geçmişi olmayan organizmalardan alınmıştır. (a) durumunda kaynak organizmaların gıda kullanım tarihi tamamıyla dokümante edilip, kaynak organizmadaki genetik materyalin işlevi açıklanmalıdır.
Denemeler, esas veya işaretleyici (marker) genleri içeren ve aktarılan genetik materyal tamamen karakterize edilmesi esasına dayanmalıdır. Genlerle birlikte aktarılan kodlanmamış dizilimler de karakterize edilmelidir. Güvenli kullanımı geçmişi olmayan bir kaynak organizma kullanılıyor ise, güvenli kullanım tarihi olan organizmayla kıyaslanmalı ve yakinlik derecesi belirlenmeli, belirtilmelidir.
genetik modifikasyon bilgi prosedürleri verilirken, kaynağın önceki gen taşıyıcısı kullanımını ve seçilen aktarım yöntemini de kapsamalıdır. Genetik modifiye soydan alınan tüm harici DNA belirgin ise, vektöre (taşıyıcıya) dayalı bilgiler lüzumsuzdur. Buna rağmen bu durum GMO ile ilgili olmayabilir.
GMO hakkındaki bilgiler, gıda güvenliğinin geliştirilmesinde çok gerekli olup, genetik modifikasyonun uygulama şekli, yabancı genlerin alınması veya içerideki genlerin silinmesiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Bu durumda, mikroorganizmanın genetik modifikasyon şekli, tamamen karakterize edilmelidir. Bu yolla, tanımlı genetik materyalin diziliminin tanımlanmasında ve/veya silinme-inaktivasyon bölgelerindeki durum hakkında kesin bilgi verilmesi mümkündür. Alt birim seviyesindeki DNA’nın tekrar dizilimi, tamamen tanımlanmalıdır. Hücre fizyolojisi üzerindeki modifikasyon endişeleri sorgulanmalı, son ürünlere metabolik etkileri düşünülmelidir. Farklılıkların zarara yol açıp/açmadığı, insanın bağışıklık sistemine bu besinlerin ters etkilerinin olup/olmadığı belirlenmelidir. Tüm değişikliklerin kararlı olduğu ve diğer türlerin potansiyel gen transferi şüphesi olmadığı veya zincirleme bir tehlikeye yol açmaması durumu da netleşmelidir.
Ek olarak, tanımlayıcı olarak sağlanacak yabancı gen ürünleri, kaynak organizma ile kıyaslanacak gen ürününde transfer sonrası modifikasyon etkilerini kapsamalıdır. Yabancı gen ürünlerinin hedeflenen aktivitesini gösterecek bilgi sağlanmalıdır. Hedef dışında bir aktivite kanıtı var ise, gıdanın güvensiz olduğu açıklanıp tanımlanmalıdır. Verici ve konakçı DNA’sının melez gen ürünleri oluşturması olasılığının mevcut olup/olmadığı veya geçerli kılınan gıda güvenlik kurallarının nitelikleri açıkça gösterilmelidir. GMO ve seçilen kıyaslamacı ile genetik kararlılıktaki belirgin güvenlik farklılıkları bilgileri sağlanmalı, artan toksin üretimi, besin değeri kaybı veya artan gen transferi olasılığı şu hususları içermelidir;
a. Hedeflenen modifikasyona uygun genetik kararlılık durumu,
b. GMO’ nun konakçısına kıyasla, olası genetik düzensizliğine ilişkin bilgi.
Gastrointestinal yoldaki (sindirim sistemindeki) organizmalarda GMO’dan olası gen transferi uygulanabilirliği tanımlanmalıdır. Buna göre güvenlik bilinci gereğince, tanımlı genlerin etkisi ve bağırsak mikroflorasındaki düzenleyici dizilimlerin düşünülmesi zorunludur.
Genetik modifikasyonun doğası hesaba katılırken, bu işlemlerin son ürünlere etkisi hakkındaki bilgi aktarımı, etiketleme bilgisiyle sağlanmalıdır. Uygulama dışındaki diğer koşullar göz önünde bulundurulmalı ve bu bilgiler, tüm gelişme sürecini kapsamalıdır. GMO ile kıyaslama materyali arasında farklılıklar gözlemlenir durumda ise, bunların metabolik temelleri ve gıda güvenliğine etkileri de sorgulanmalıdır.
Biyoteknolojik işlemler ve biyoteknoloji ürünleri, güvenlik ve yararlarının sürdürülebilirliği açısından devamlı izlenmek zorundadır. Bu nedenle, bazı durumlarda istenmeyen sağlık ve güvenlik sorunları sonuçlarına neden olabilen alanlarda / konularda sınırlayıcı tescil - güvenlik yönetmelikleri güncellemeleri ve “iz sürülebilirlik uygulamaları” araştırma ve üretim kapasitesinin yoğunlaşmasına yol açabilse de, mutlaka göz ardı edilmemesi gereken zorunluluklardandır. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerdeki mülkiyet haklarının uygulanması için aşırı baskıcı olmamalıdır. Patente verilen fazla ücret ve patent hakkının korunması için yapılan aşırı baskılar, serbest ticaretin teşvik edilmesi gibi diğer hedeflerle de uyuşmayabilir. Ayrıca serbest ticaret ilkesi ile de çelişmektedir.
Transgenik bitki elde edilmesinde ileriye dönük olarak yararlanılabilecek en önemli gen kaynakları olan biyoçeşitliliğin ve doğal alanların, korunabilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve uygulanması son derece önemlidir. Günümüzde, küresel anlamda, modern biyoteknoloji çalışmaları birçok alanda başarıyla kullanılmakla birlikte, en yaygın kullanımın; tarımsal alanda ve özellikle de bitkisel biyoteknolojide olduğu görülmektedir. Biyoteknoloji ile ilgili ekonomik göstergeler, bu bilim dalından yararlanma olanaklarının önümüzdeki dönemlerde daha da çeşitlenerek artacağını göstermektedir. Türkiye açısından ise, bitkisel biyoteknoloji çok yönlü olarak ele alınması gereken kapsamlı bir alan olması nedeniyle, her türlü yasal düzenlemelerin tek elden yapılmasını sağlayacak şekilde, ancak politik çalışma ve dış baskıdan soyutlanarak, bağımsız şekilde organize olunmalıdır. Yine ve ülkelerin coğrafi yapıları ile bitkisel gen kaynaklarının durumu gibi özel koşulları da dikkate alınarak, müzakere sürecinde olduğumuz Avrupa Birliği’nin bu konudaki titizlikle hazırlanan kurallarının benimsenmesine ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesine özen gösterilmelidir.

Biyogüvenlik Yaklaşımlarında dünyadaki Mevcut durumun genel değerlendirmesi
Dünyadaki mevcut durumun genel değerlendirilmesi bağlamında özetlenmeye çalışılan pek çok konudaki biyoteknolojik ve biyomühendislik çalışmaları, dünya genelinde çeşitli merkezlerde, araştırma enstitüleri ve üniversitelerde, her gün yeni konuların da ilavesiyle yoğun biçimde sürdürülmektedir. Organizasyonel ve yasal yapılanmalarla dünyadaki gelişmeler bağlamında durum incelendiğinde pek çok organizasyonun ilgi ve ortaklığı ile önemli gelişmeler ve işbirlikleri sağlanmıştır. Bu alandaki en önemli birliktelikler ve konsensüsler (ortaklaşa verilmiş kararlar) aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir (Topal 2002b);
“Codex Alimentarious Commission (CAC)” Biyoçeşitlilik Partisi Uyum Toplantısı”nda; biyolojik başkalaşımla değiştirilmiş canlı organizmalar bakımından “çevresel ve tüketici biyogüvenliği” üzerine "Cartegena Protokolü" Ocak 2000’ de Kanada'da imzalanmıştır.
Yine “Uluslararası Bitki Koruma Müzakere ve Uyum” çalışmaları GMO'ların kullanımının denetlemesine yönelik yoğunlaşmıştır (Anon 2000a).
Hamburg Deklerasyonu ile biyolojik kaynaklar açısından veri tabanlarının oluşturulması ve tüketici bilinçlendirme konusunun gereği vurgulanmıştır (Fresco 2000).
Dünyadaki yaşam zenginlikleri hakkındaki sınırlı bilgileri genişletmek için çaba harcayan bir kuruluş olan “Küresel Biyoçeşitlilik Bilgi Kuruluşu = Global Biodiversity Information Facility - GBIF” in, hazırlıklarına şimdiye kadar 32 ülke ve Avrupa Komisyonu’nun da dâhil olduğu uluslararası organizasyonlar katılmışlardır.
Dünya genelinde biyoteknoloji konusundaki çalışmalar pek çok alt alanda önceliğini, gelişmesini ve güncelliğini sürdürürken, diğer taraftan da konunun hassasiyetine odaklanılmış, sağlık ve etik açılarından ele alınarak “bilimsel ve toplumsal güvenceyi sağlama ve koruma açısından” önlemler alınma yoluna gidilmektedir (Fresco 2000, Anon 2000b).
Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)’nin serbest ticarete ilişkin önlem geliştirmek üzere “Biyogüvenlik Protokolleri” hazırlama çalışmaları, 1999 Cartegena ve seattle toplantılarını takiben hızlanmış ve Risk Yönetimi Yaklaşımı esas alınmıştır (Ritche 2000).
FDA (Gıda İlaç İdaresi), AB gibi ülkesel ve ülkelerarası organizasyonlar aracılığı ile GM’ların çeşitli kurallara bağlanması, düzenlemeler geliştirilmesi ve uygulanması zorunluluğunu getirilmiştir.
“Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)”nin 1990’lar için yeni teknolojilere dayalı bir sosyo-ekonomik strateji için önerilen politika dokümanında (1996) inovatif gelişmelere yönelik önlemler bağlamında “yenilikçi teknolojiler”e önemle yer verilmiştir. Uluslararası boyutlardaki bilimsel çalışma teknoloji transferi ve endüstriye aktarım çerçevesinde alınan kararlar ve bilimsel politikalar kapsamında “Biyoteknoloji”, öncelikle çalışılacak, desteklenecek ve işbirliklerinin geliştirileceği programlar olarak benimsenmiştir
Yine OECD bünyesinde de 2001’de “Montreal Memorandum”u ile toplumları bilgilendirme ve yaşam kalitesini arttırma stratejilerini geliştirme kararı alınmıştır (Anon. 2000a, 2001b, Topal 2002b).
“Avrupa Birliği bünyesinde ise; 5. Çerçeve Programı (1999–2002) ve 6. Çerçeve Programı (2003–2007)” kapsamında “Tematik alt programlar içeriğinde biyoteknoloji ve bunlarla ilgili bilgi ve teknolojiler” yer almaktadır. Bu tip proje seçimlerinde; toplumsal çıkarları koruma durumunda kullanılmak üzere, halka açık bir finansman sistemi ve Avrupa çapında geniş ölçekte etkisi olan ve birlik üye ülkeleri için katma değer yaratan (Europen Added Value) içerikli spesifik projelere öncelikler verilmektedir (Busquin 2000, Topal 2002a). Bu ölçütler genel olarak;
“Post genom” araştırmalar,
Nanoteknolojiler (atomik boyutta malzeme & mühendislik incelemeleri),
 Bilgi toplumu geliştirmeye yönelik araştırmalar,
 Kuruluşlar veya ülkeler üstü mega projeler,
 Ulusal da olsa Avrupa politikasını etkileyebilecek boyutlu yansımaları olabilecek projeler, şeklinde açıklanmaktadır.
Çalışmalar hızlı, kapsamlı ulusal ve uluslararası işbirlikleriyle laboratuvar, pilot, işletme ölçekli sürdürülmekte, pek çoğunun da teknolojiye transferi gerçekleştirilmektedir. Bunun sonucu rekabet yarışının kaçınılmaz ilişkileri bu alanda da hissedilmeye başlanmıştır (Topal 2000, 2002c, Anon 2000a).
Bu amaçla FDA, EC (AB) gibi ülkesel ve ülkelerarası organizasyonlar aracılığı ile çeşitli kurallara bağlanması, yasal düzenlemeler geliştirilmesi ve uygulanması zorunluluğunu getirilmiştir. Bu regülâsyonlardan AB üye ülkeler için yapılan düzenlemeye göre 1999-Aralık itibariyle durum örneklendirildiğinde; AB’nin biyogüvenlik konusu çerçevesinde “CEN TC233 Standartları” olarak ele alınanların, genel anlamda beş temel başlık altında gruplamaları yapılmaktadır. Bu bakımından mevcut gruplamanın aşağıdaki gibi sıralandığı izlenmiştir (Topal 2002a, Anon 2001b);
Araştırma Laboratuvarları, Geliştirilmesi ve Analizler ile İlgili Standartlar,
Büyük Ölçekli Proses ve Üretimler ile İlgili Standartlar,
Çevresel Uygulamalar İçin Kullanılacak Modifiye Organizmalarla İlgili Standartlar,
Genetik Olarak Değiştirilmiş Ürünlerin (GDÜ) / Gıdaların (GDG) Kalite Kontrol Prosedürlerinin Yürütülmesi ile İlgili Gerekliliklerin Yerine Getirilmesine İlişkin Standartlar,
Donanım ve Laboratuvar Ekipmanları ile İlgili Güvenceler ile İlgili Standartlar.
Bu ana başlıklar altında tüm ayrıntıları ile ele alınan ve geliştirilen “Biyogüvenlik ve Biyoteknoloji” konusundaki pek çok güvence standartları / serileri geliştirilmiş ve günümüzde gerek AB bünyesindeki biyogüvenlik komisyonları ve gerekse ABD için FDA tarafından konuyla ilgili uygulamaya alınmış, zorunluluklar açıklanmıştır. AB’nin bu alandaki etkinliklerine bakıldığında, yasal yapılanmanın acil eylem planlarının geliştirilmesi, ortak stratejiler geliştirilmesi, uluslararası platformlarda kurulmuş ağ ilişkisinde interaktif iletişime açık ve şeffaf yapının oluşturulması öncelikli uygulamalar olarak benimsenmiştir. Özellikle patent alma aşamasında biyogüvenlik konusuna çok ağırlık verilmekte olup, bu çalışmalar; “Biyogüvenlik Araştırmalarında İletişim Yönetimi” adlı proje ile de izlenmektedir (Anon 2001b).
Bu kapsamda bazı aktif biyolojik içeriklerin zenginleştirilerek veya yok edilerek kullanılması, çeşitli hastalıklara karşı gıda maddesinin işlevsel kalitesini arttırmaktadır.
Dünya genelindeki gelişmiş ülkeler günümüzde; GM olayını gerçekten bir “armağan mı, yoksa dışlanması gereken bir olgu mu”, diye tartışıyorlar. Ama buna karşı bizim gibi çaresizlik içersinde değiller, ciddi biçimde yasal önlemlerini alıp, ciddi biçimde tavsiye kararlarını oluşturacak komitelerini de geliştirmiş durumdalar. Bu bakımdan çok kısa zamanda bizim de bu konuyla ilgili, değim yerindeyse, “gardımızı almamızda yarar vardır”, diye düşünmeliyiz. AB’nin ilgili komisyonlarında (ki özellikle ilk başlangıç kararları, daha bu teknolojinin uygulamaya girmediği 1990’lı yılların başlarına dayanıyor), 90/220 kararlı EC regülâsyonlarıyla (düzenlemeleriyle) değerlendirmeye giriyor. bu çerçevede genetik modifiye organizmaların ve ürünlerin uygulamalarına ilişkin bir anlamda modelleme çalışması yapılıyor, bunun yanında da “nelerin bu kapsam içersine girdiğine ilişkin tanımlamalar” yapılıyor. Bundan sonraki dönemlerde de çeşitli organizasyonlar [ki bunlar içersinde, çevre koruma Ajansı, Amerikan tıp birliği, Amerikan tohum ticaret birliği, Kanada tohum ticaret birliği, Greenpeace (Yeşil Barış) Organizasyonu, Kanada gıda sağlık birliği, Yeni Zelanda otoriteleri, Avustralya genetik uygulamalar danışmanlar kurulu vb. kurumlar sayılmaktadır], hep bu konuda kendi ülkelerini doğruya yönlendirmeye yönelik politikaları belirliyorlar. Yine ülkelerin ilgili yasa geliştirecek komisyonlarını da bu konuda yönlendirmeye çalışıyorlar, ya da bu komisyonlarla ortak çalışmalar yürütüyorlar. dolayısıyla biz de bu sistemlere benzer stratejileri, kendi ülkemizde kurmak durumundayız. Bizim şu anda herhangi bir bakanlığın içinde biyoçeşitlilikle ilgili etkin işlev yapan herhangi bir komisyonumuz, ne yazık ki yok. Olanlarda hükümet politikası uyarınca sessiz kalmayı tercih etmektedirler. Belki bireysel bir-iki birikimli personel varsa da, bunların değerlendirmelerinden çok fazla yararlanılmıyor, hatta enterne edilmeye çalışılıyor. Esasen ülkemizde ne yazık ki çok tersine çalışan bir politika izlenmektedir, buna göre genellikle insanların birikimlerine gerekli özen gösterilmez. Bütün kurumlarda da bu böyledir, yapılan en büyük yanlışlıklardan biri de budur oysa. günümüzde bu konuda ve Genetik Modifiye Gıdalar üzerinde çok ciddi kuşkular bulunmaktadır ve konu bu yönleriyle de tüm dünyada tartışılmaktadır. Özellikle bu ürünler bazı Avrupa Birliği üye ülkelerinde ve İngiltere’de, “franken food (Frankeştayn Gıdalar)” diye de geçiyor. Bazı organizasyonlara göre de Frankeştayn gıdalar olarak tanımlanmakta ve böylece başlıca on beş transgenik gıda da listelenerek, tüketicilere duyurulmuş durumdadır. Nitekim bu temel gıdalardan, 900 farklı gıda ürünü türetilmiş durumda, yani onbeş temel transgenik üründen 900 gıdaya açılım sağlanabiliyor. Bu nedenle sayının ilk bakışta az türde olduğuna bakmamak lazım, işleme süreçleri ve teknikleri gereği de, bu uygulama diğer ürünlere yayılabilmektedir. Bu bakımdan da sivil toplum örgütleri çok ciddi görevler üstlenmiş durumda, sorumluluklar üstlenmiş durumda olmalıdırlar. dünya genelinde ve özellikle Avrupa’da onların yaptığı değerlendirmelere göre de; Avrupa tüketicinin % 67’si GM konusundaki uygulamalara çok karşı ve bu konuyu çok ciddi bir biçimde de protesto ediyorlar. Yine 2000 yılında Kodeks Alimentarius Komisyonu’nun oluşturduğu bir Cartegena protokolü doğrultusunda ve 2001 yılındaki Montreal Memorandumu çerçevesinde, gelişmiş ülkeler bu konunda ciddi lobiler oluşturuyorlar. bu lobiler içersinde bizim de payımıza düşen yeri ve konumu almamız gerekmektedir. bunun da bir ülke politikası olarak geliştirilmesinden yana strateji uygulanmalıdır. Yine AB’nin 5. ve 6. çerçeve programında 1999–2000 ve 2001-2006 dönemlerine ait olgularda, bu teknolojiler “kritik teknolojiler” adı altında gruplanmış ve bunlara özel bir önem verilmiş durumdadır. Bu çerçevede yine postgenom araştırmalar, nanoteknolojiler, mega projeler, ülkeler ve kuruluşlar arasında, ya da Avrupa politikasını etkileyecek boyutlu projeler de özel önem verilerek açıklanmış durumdadır.
çok uluslu şirketler bu topraklarda yüzyıllardır, doğanın ve insan emeğinin oluşturduğu tohumları biyoteknolojik yöntemle kazandırdıklarını iddia ettikleri sözde "yeni" özellik ile patentlemeye çalışmaktadırlar. Tohumların patent altına alınmasıyla, çok uluslu tohum tekellerinin tohum piyasasını ele geçirmesine hak tanıyarak, çiftçinin temel haklarının ihlal edilmesine yol açılmaktadır. Böylece çiftçiler binlerce yıldan gelen bilgi birikimiyle ıslah ettikleri tohumlukları üzerindeki haklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar ve böylece temel üretim girdilerini her yıl bir önceki yıldan daha zor temin etmeye başlayacaklardır. Tohum üzerindeki toplumsal hakların, tohum şirketlerinin eline geçmesi ile çiftçiler artık, bir sonraki yıl için tohumluk ayıramaz hale gelecekler ve bu şekilde tarımsal üretim de, tarım tekellerinin insafına bırakılacaktır. Türkiye'de şimdiye dek, üretimi ve dağıtımı yasak olan GDO'lu tohumlar, bu Yasa ile yasallaştırılmakta ve ülkenin GDO ile işgaline ortam hazırlanmaktadır. Tüm Avrupa'daki bitki çeşidine yakın bir sayıda ve 3000’i de endemik olmak üzere, toplam 13 bin bitki çeşidine sahip olan Anadolu coğrafyası, gerçekte bir gen bankası niteliğindedir. GDO işgali, biyolojik çeşitliliğimiz üzerinde büyük bir tehdit oluşturacaktır.
Genetiği Değiştirilmiş tohumların ulusal bir biyogüvenlik yasası ile yasaklanmadan, böyle bir yasanın hazırlığına girişilmesi, uluslararası sözleşme düzenine ve Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmelere aykırıdır. Bu yasayla GDO’lu tohumların ülkeye girişinin serbest bırakılması ve ticarileştirilmesi hukuksal güvenceye kavuşmaktadır. Oysa bilinmektedir ki GDO’lu tohumların, çevre ve halk sağlığı açısından olası riskleri, halen taşımaktadır. Günümüzde toplumsal sorumluluk sahibi ve gelişkin pek çok ülkede GDO’lu tarım yasaklanmıştır. Bu tohumların biyogüvenlik, biyoçeşitlilik ve halk sağlığı açısından genel olarak güvenilir olduğuna dair, henüz uluslararası düzeyde ve AB içerisinde kesin bir fikir birliği bulunmamaktadır. Aslında bu ürünlerin, zararsız olduğu ispatlanıncaya kadar da ülkeye girmelerine yasal olanak bulunmamalıdır. Türkiye’nin de hukuk sisteminde yerini alan ihtiyatlılık ilkesi de bunu zorunlu kılmaktadır. Buna rağmen bu yasanın Meclis’e getirilmesi ülkenin gıda geleceğinin tehlikeye sokulması ve hukukun bir kez daha çiğnenmesi anlamı taşımaktadır (Topal ve Atay 2007).
Tarımsal üretimler, ülkelerin ekolojisi ve ekonomisi, hatta sosyolojisi açısından “tohum, bitkisel üretimde ana materyal olup, tüm ülkelerin tarımsal zenginliğinde ve sektörel yapısında stratejik önem taşımaktadır”. Bu bakımdan gözler, mantıklar, yürekler ülke çıkarları için iyice açılmalı ve doğruyu algılama gücü daha da arttırılarak gerçeklerin daha iyi görülmesi sağlanmalıdır. Tohumculuk yasası yeniden değerlendirilmeli ve Biyogüvenlik yasamızın tüm bu öneriler doğrultusunda biran önce çıkarılmasına özen gösterilmelidir. Biyogüvenlik yasası çıkarılmadan, ülkeye transgenik ürün girişinin serbest bırakılması ve ticarileştirilmesi, yani bu yasa tasarısının bu haliyle kabulü; biyoçeşitlilik, çevre - halk sağlığı ve gelecek nesiller açısından önemli riskler taşımaktadır.
Ülkemizde ise pek çok alanda olduğu gibi, geleceğe yönelik ciddi boyutta tehdit unsuru taşıyabileceği tartışılan bu yasa, duyarlı kitlelerin uyarılarına kulak verilerek, mutlaka geri çekilip, tersine ülke çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bunun için de verilen duyarlı tepkiler, uyarılar iyi ve objektif olarak değerlendirilmelidir. Bu açıdan üreticilere, tüketicilere, sivil toplum mensuplarına, akademisyenlere, medya mensuplarına özetle hepimize ciddi sorumluluklar düşmektedir. Esasen bu konuya yoğunlaşma arzumuz bir akademisyen olmanın ötesinde, ülkesini seven bir tarımcı ve toplumsal sorumluluk sahibi bir yurttaş olmamızdan da kaynaklanmaktadır.
Dünyada hızla yaygınlaşmakla birlikte; özellikle tüketici sağlığına ve çevreye olası etkileri açısından, büyük tepki alan transgenik ürünlere dönük, gerek iç - gerekse dış ticaret önlemlerinin kapsamı ve uygulanması konusunda tartışmalar yine tüm dünyada sürdürülmektedir. Türkiye‘nin tarım konusunda en büyük ticari ortağı olan ve katılım öncesi süreçte bulunulan AB‘nin transgenik ürünler konusunda uygulamakta olduğu, ya da uygulayacağı politikalar, dünya ticaretinde sözü geçen önemli bir ticaret bloğu olması nedeniyle; Türkiye için de tarımsal politikaları belirleyici konuma gelmiştir. AB ile olan ticari ilişkilerin yanı sıra; Türkiye’de halk sağlığı ve çevre açısından karşılaşılabilecek özgün tehlikeler ile barındırılan doğal gen kaynakları bölgesel olarak hesaba katıldığında, Türkiye’nin üretim ve ticaret düzenini gözden geçirerek transgenik ürünlerin üretim ve kullanımında, uluslararası anlaşmaların çerçevesi dışına çıkmayacak, yasak ya da kısıtlamalar uygulaması, akılcı görünmektedir. Öte yandan, tarım ve gıda sektörlerinin ihracat açısından stratejik önemi de dikkate alındığında, transgenik üretim nedeniyle ihraç pazarlarında yakın gelecekte kısıtlamalara maruz kalınması, Türkiye’nin çıkarına olmayacaktır. Bununla birlikte, biyoteknoloji konusunda Ar-Ge faaliyetlerinin desteklenerek, bilgi ve yetişmiş eleman altyapısının kurulması büyük önem taşımaktadır. Tarım konusunda yapılacak genetik araştırmalarda strateji belirlenirken, verim ve kalite artırıcı çalışmalara öncelik verilmelidir. Bu çerçevede, Türkiye‘ nin taraf olduğu biyogüvenlik protokolüne uygun olarak “risk değerlendirme, risk yönetimi ve izleme-kontrol, etiketleme düzenlerinin kurulması”, acil durum arz etmektedir. Ayrıca, yasal düzenlemelerin tümüyle tamamlanması ve uygulanması gerekmekte olup, bunların tümünün çok yakın gelecekte tamamlanması da zorunludur. Türkiye’de genetik uygulamalara alternatif olarak, öncelikle kalite ve verimlilik artışını sağlayıcı bütünleşik risk yönetimi, bütünleşik ürün yönetimi v.b. yöntemlerin yaygın biçimde kullanılması, sürdürülebilir tarımsal gelişmenin ve gıda güvenliğinin sağlanmasının en önemli araçlarından biri olmalıdır.
Bu amaçla her türlü yeniliğin ve gelişmenin değerlendirilmesi ancak, Biyogüvenlik kavramı ve risk yönetimi, tedbirlilik, etiketleme, izleme ilkelerinin uygulanması gereği, tüm değerlendirme ve ticari işlemlerde, yasal yapılanma ve izinlerde güvence sağlanması ilkesi doğrultusunda ele alınmalı, acil eylem planı ve strateji geliştirmeli, izlenebilirlik ve tüketici / ürün güvenliği gerekliliğiyle hareket edilmelidir. Böylece ulusal tarım, ekonomi, çevre ve tüketici / ürün güvenliği açısından bilinçli, şeffaf ve objektif bir politika ve uygulama stratejisi izlenmeli, toplumsal sorumluluk açısından yükümlülükler de yerine getirilmelidir. Konu toplumsal sorumluluk, ülke / ürün /tüketici güvenliği zincirinde bütünsel olarak ele alınmalı, tarımın korunması, temel tüketici haklarının (bilgi edinme, seçme, satın alma, sorgulama gb.) sağlanması bağlamında algılanmalıdır. Bu konuda çaba gösterenler desteklenmeli ve gelecek nesillere karşı sorumluklarımızın yerine getirilmesinde, ortaklaşa çaba gösterilmelidir. Bu bir insanlık borcu olup; topluma, tüm canlılar âlemine, evrene ve gelecek nesillere karşı görevimiz olarak algılanmalıdır.


Aynı yazarın diğer eserleri

Değiştirilen Gen mi Sen mi Evren mi ?

Yıl: 2007
Bu kitap, Türkiye'de GDO konusunda önde gelen uzmanlardan olan yazarın, kamuoyunu bilgilendirmek