Jeremiah Conway 2002
Southern Maine Üniversitesi Felsefe Profesörü
Çeviren: Fatma Büşra Onarıcı

Felsefe çalışmış ya da felsefe üzerine düşünmüş herkesin aşina olduğu bir soru vardır. Lisans öğrencileri için genellikle giriş niteliğindeki zorunlu derslerinde tanıştıkları standart bir sorudur. Fakat her nasılsa, bu sorunun etkileri zamanla azalmaz; felsefe bölümü öğrencilerini, şaşkın arkadaşları ya da daha kötüsü endişeli aileleriyle yüzleştikçe, inatla meşgul etmeye devam eder. Aileler açısından bu konu, zor ödenen okul harçlarının nasıl bir maaşa dönüşeceğinin belirsizliği kaygısından kaynaklanır. Akademik konuların kariyer odaklı görüldüğü kültürlerde, felsefeye dair ilgiler ciddi bir şekilde algılananamakta ve bu maaş meselesinin etrafında değerlendirilmektedir.

Bir felsefe profesörü olarak, bu konuyu hatırlayamayacağım kadar çok kez ele aldım. Fakat konuya verdiğim bütün cevaplara baktığımda, ne kadar beceriksizce ortaya konmuş olduklarına şaşırıyorum. Bu konuda ise yalnız olmadığımdan şüpheleniyorum. Bu soruya duyulan kayıtsızlık bir bakıma sorunun bezdirici tanıdıklığından kaynaklanmaktadır; insanlar artık bu sorudan bıkmış haldeler. Soru, felsefe ve gündelik yaşam arasındaki bağların aldatıcı olduğu sonucundan yola çıkarak, kariyer danışma ofisleri ve bölüm sekreterlerine havale edilmiştir. Sorunun sürüncemede bırakılmasının bir diğer sebebi de bu kadar aşikar görünen basitliğinin, aslında yanıltıcı olma ihtimalidir. Görünüşte, soru sadece felsefe alanında yürütülebilecek meslek ve kariyerleri sorgular gibi algılanmaktadır. Lakin çoğunlukla, pazarlanabilirliği belirsiz olan herhangi bir şeye gösterilen doğal şaşkınlık, gerçekten zevk aldığı şeyi çalışabilecek kadar pervasız olanlarla ve “mesleki olarak meydan okunmuşlarla” kafa bulmanın verdiği keyif gibi konular insanları bu soruyu sormaya itmektedir.

Fakat her ne olursa olsun, sorunun son derecek tanıdık oluşu, yanıltıcı basitliği ya da meslek ve kariyer konusundaki kültürel meşgalelerin acımasızlığı, soruyu ciddiye alarak değerlendirmemek için çok zayıf bahanelerdir. Bu soruyla uğraşmak ihmal edildikçe, aynı zamanda, felsefenin ne olduğunu ele alma ve her şeyin sağladığı “fayda” çerçevesinde değerlendirilebileceğine dair varsayımları gözden geçirme imkanı da elden kaçmaktadır. Sorunun bu derece her yerde oluşu bile, meydana gelişindeki kültürel durumu değerlendirmeye teşvik etmektedir.

Soruyu analiz etmeye bazı özgün cevapları derleyerek başlamak niyetindeyim. Bunlardan her birinin felsefenin sağlayabileceği farklı bir faydayı aramakta olduğunu gördükçe, bu sorunun meşruluğu karşısında, bir filozofun, Martin Heidegger’in, şüpheleri bende de uyanmaya başladı. Heidegger, felsefenin faydasızlığının kendi doğasının yakinen bir parçası olduğunu ve felsefenin insan hayatına eşsiz ve güçlü katkısının da bu faydasızlığa dayandığını savunur. Heidegger’in felsefe hakkındaki fikirlerini aklımda tutarak, felsefenin faydası hakkındaki soruya geri döneceğim ve her şeyde bir fayda arama çabasının neden her seferinde hayatın talihsiz yoksulluğu ile sonuçlandığını göstermeye çalışacağım.

Bir kişinin felsefe ile ne yapabileceği sorusu genel olarak kariyer uygulamaları çerçevesinde algılanmaktadır. Soru, felsefenin ne tür istihdam alanlarında yürütülebileceğinin cevabını aramaktadır. Beklendiği üzere, bu soruya verilen cevaplar, felsefe öğrencilerinin kendilerini hazırladığı iş ve kariyer olanakları konusundaki beklentilerini onaylar niteliktedir. Mesela, benim de mensubu olduğum üniversitenin felsefe hakkındaki katalog tanımı aşağıdaki gibidir:

Son yıllarda felsefe çalışmalarındaki gelişimin, işletme, hukuk, hemşirelik gibi, pek çok meslek tarafından talep edilir ve karşılık bulur hale gelmiş olması hoş karşılanan bir sürpriz olmuştur. Felsefe alanında eğitilen kişiler sadece pek çok işi yapabilmek konusunda hazırlanmamışlardır; aynı zamanda değişimle, hatta yeni kariyer alanlarına yönelmeyle diğer insanlardan çok daha kolay bir şekilde başa çıkabilmektedirler.

Bu soruya farklı bir yaklaşım da, felsefe çalışarak gelişen yazma yeteneği, problemleri analiz edebilme, argüman ortaya koyabilme ve üzerinde çalışabilme gibi entelektüel becerilere odaklanır. Felsefe, soruların önemini anlamayı öğretir; bireyi kendi için düşünmeye sevk eder; problemleri farklı perspektiflerde ve çok çeşitli seviyelerde değerlendirmeye teşvik eder. Bu yaklaşım, felsefe çalışırken kazanılan yeteneklerin kıymetli ve aktarılabilir olduğunu iddia eder.

Gelgelelim başka bir yöntem de, iş ya da kariyer anlamında ekmek kazandırsa da kazandırmasa da, felsefenin temel faydasının bireylerin hayatlarını yönetme biçimine sağladığı katkı olduğunu belirtir. Bu bakış açısına göre, felsefenin ne işe yarayacağı sorusu daha ilgi çekici ve tatmin sağlayan bir hayat sürdürebilmek için sorulur. Bu cevap, bir kişinin geçimi son derece önemli olsa da, felsefenin sağlayacağı fayda konusundaki ana ölçüt olamayacağını belirtir.

Tüm bu cevaplarda bulunan ortak fikir, felsefenin kendi uğraşı ötesinde, bazı sonuçlara ulaşmak için kullanılabilecek bir araç gibi değerlendirilme ihtimalidir. Başlangıçta bu fikir çok manalı gelmektedir. Felsefenin mükemmel bir hazırlık görevi üstleneceği uzmanlık alanları ve kariyerler vardır. Felsefe çalışarak geliştirilen yetenekler farklı alanlar için de paha biçilemez olarak görülmektedir. Felsefe bireyin hayat kalitesinde ve karakterinde hayati değişimler yaratabilir. Daha derinlemesine incelendiğindeyse, önemli bir aksaklık fark edilmektedir: felsefenin fayda sağladığı düşünülen sonuçlar, felsefi olarak değerlendirilmeye başlandıklarında, çok daha karmaşık ve sorgulanabilir bir hal almaktadır. Felsefi düşünce, sağladığı fayda konusundaki tartışma standartlarını sarsmaktadır; hizmet ettiği varsayılan hususlarda geri tepmektedir. Örneğin; iş ve kariyer anlamında felsefenin işe yararlılık seviyesi son derece önemsenirken neden muhtemel diğer fayda ölçütlerinin geri plana atıldığını sorgulamaktadır. Aynı husus, felsefenin temel kullanımının insan refahı ya da kişisel tatminde yattığı iddiası için de geçerlidir. Bu ifade, insanın refahı ya da kendini gerçekleştirmesi ölçütlerine göre mi ortaya konmuştur? Birçok filozofun söylediği, felsefenin hayatı daha kolay ve tatmin edici bir hale getirdiği değil; tam aksine, daha zor yaptığı değil midir?

Bu soruya yönelik bazı bilindik cevaplara göre bazı noktalara değinmek istiyorum. Bunlardan ilki, “Felsefe ne işe yarar?” gibi açık ve doğrudan bir soru dikkatli bir incelemeye tabi tutulduğunda nasıl felsefi bir konuya dönüştüğüdür. Bu ya da bunun dışında da herhangi bir pratik yaklaşım içeren soruları ortaya koyan esas faktör buna atıfta bulunan standartların, değerlerin ve temel anlayışların belirtilmesidir. İşin garip yanı ise, bu basit soruları felsefenin de yaptığı şekilde sorguluyor olmaktır. Felsefenin kullanımı ile ilgili soruya basit ve doğrudan bir cevap alma isteği ise felsefi düşünmeyle zıt düşmektedir.

Değinmek istediğim ikinci konu da “fayda” konusu. Fayda konusundaki algı, kişiler ve araçlar arasında bir ilişki olduğunu varsayar. Bir kişi bir sonucu elde etmek ya da bir görevi tamamlamak için araçlar kullanır. Burada önemli olan da kişinin bu araçtan ayrık olmasıdır. Bu araç bir kenara konabilir veya kullanıcısını etkilemeksizin terk edilebilir. Fakat felsefi harekette, yapanı yapılandan ayırmak mümkün değildir. Araç ve kullanıcısı arasındaki ilişkinin aksine, filozof yaptığı iş ile derin ve ayrılamaz bir biçimde bağlıdır. Mesela, bir kişi, hayatlarımızı son derece etkileyen normları ve hiyerarşileri sorgulayıp sonrasında da bundan hiç etkilenmemiş bir şekilde kalamaz. Felsefe kendi varlığına karşı öylesine bir aitlik içerir ki kişi ve hareketi iç içe geçmiş durumdadır. Dans ve dansçıyı ayırmak mümkün değildir.

Yıllarca “Felsefe ne işe yarar?” sorusuna sadece belirlenmiş çerçeveler sınırında cevaplar verdim. Fakat giderek bazı şeylerin yanlış olduğunun idrakine vardım. Konunun, birçok öğrenci için, işe girmekle ilişkili olduğunu bildiğimden felsefenin “pazarlanabilirliği” üzerine değerlendirmem pek sağlam temellere oturmuş sayılmazdı. Bir felsefe öğretmeni olarak, birçok insanın işe girmesi yerine birçok insanın iş kaybetmesine katkıda bulunduğumu biliyorum. Felsefenin profesyonel okullara hazırlanmak için mükemmel çalışma olduğu yönündeki açılımlarımı daha net bir şekilde değerlendirdiğimde, felsefi düşüncenin hoş karşılanacağı ve diğer bağlamlarda da takdir edileceği konusunda şüphelerim ortaya çıkmaya başladı.

Fakat soruya verdiğim yanıtlarla yaşadığım temel problem, fayda söz konusu olduğu zaman felsefi düşüncenin ortadan kaybolma eğiliminde olduğuna dair şüphelerimdi. Bu şüpheyi uyandıran temel güç de felsefi düşüncenin aslında ne olduğuydu. Başka ne içeriyor olsa da, felsefi düşünce, özellikle insanoğlu olarak hayatlarımızı nasıl yönettiğimizle alakalı varsayımlar gibi temel faraziyelerin sorgulanmasıdır. Bunun gibi, felsefe en başta, insanoğlunun yaratıcı ve manevi aktiviteleridir. Bu yaratıcı aktivitenin temelinde de yaşamda bir anlam arayışı bulunur.

Felsefi düşünce, fayda konusunda varsayılan sonuçları ve amaçları inceler. Bu nedenle, araç seviyesinde kalmayı garanti altına almak adına, fayda ilişkilerinin sorgulandığı kadarıyla tüm felsefi düşünceyi kapsayan bir “faydasızlık” söz konusudur. Başlangıçta belirttiğim gibi, Alman filozof Martin Heidegger, muhtemel meslek ve kariyerlerle alakalı listeler yapan ve durmaksızın felsefenin faydasını kanıtlamaya çalışan zihniyete karşı önyargımı güçlendirdi. Heidegger felsefenin “faydası” konusunu birçok eserinde ele almaktadır. Örnek olarak, Metafiziğe Giriş eserinde, felsefenin eşsiz bir manevi hareket olduğu ve yanlış anlaşılmalara çok açık olduğu konusunda okuyucuyu uyarmaktadır. Yaygın olan yanlış anlaşılmalardan biri de fayda beklentisidir. Mesela, felsefenin şunları sağladığı için faydalı olduğu savunulmaktadır: “…çeşitli nesneler ve nesneler alemi arasında yönümüzü bulmamıza fayda sağlayan bir gösterge olduğu için veya önermelerini, temel kavramlarını ve ilkelerini derinlemesine düşünerek bilimin de işini kolaylaştırdığı için. Felsefeden kültüre ait pratik ve teknik konuları desteklemesi ve hatta daha da kolaylaştırarak, hızlandırması beklenir.”

Heidegger felsefenin bu tür rolleri üstlenebileceği fikrini kesin bir şekilde reddetmektedir. Temel sebebi de felsefenin esasında temel olarak sorgulamak olması; insan yaşamını anlatan ve yöneten değişkenlere meydan okumak olmasıdır. Bu meydan okuma da tam olarak Heidegger’in felsefesi ile ilişkilidir:

“Yolları zorla açan ve normları ve hiyerarşileri oluşturan bilgiye yönelik bakış açıları geliştiren, insanın kendisini tarihi ve kültürel anlamda gerçekleştireceği bilgiyi sağlayan, tüm sorgulamaları tetikleyen ve hatta gerekli kılan, böylece tüm değerleri tehdit altında bırakan aslında ne olabileceği ve ne olması gerektiğidir.“

Burada felsefe, dünyamızı tanımlayan tüm verileri sorgulayan yaratıcı bir girişimle ilişkilendirilmiştir. Bunun sebebi de Heidegger’in, felsefenin ne işe yarayacağı sorusunu başlangıç noktasındayken reddetmiş olmasıdır. Felsefe, faydaya dair sıradan bağlamları oluşturan varsayımların sarsıldığı ve sorgulandığı an ortaya çıkar. Felsefe her zaman düzenin dışındadır çünkü kanıksadığımız “düzen” algısının ötesine geçme riskini taşır. Felsefenin bu ezber bozan özelliği, Heidegger’i de fayda konusuna şüpheli yaklaşmaya iter.

“Felsefe hiçbir işe yaramaz.” demek tam olarak doğru ve uygundur. Yanlış olan, bunun felsefe üzerine söylenecek son şey olduğunu zannetmektir. Felsefe ile bir şey yapamadığımızın kabulüyle verilen bu cevaba istinaden, kendimizi felsefe ile beraber düşünürsek, felsefenin bizle bir işi olamaz mı?

Önem açısından derinlemesine incelendiğinde, felsefe faydasızdır. Fayda hakkındaki değerlendirmeler, felsefeye özgü olan anlam ve değer gibi kavramların altında yatanları sorguladığı kadar faydasızdır da. Felsefe kendisi dışındaki bir sonuca hizmet edecek şekilde ortaya çıkmaz. Felsefenin “sayılı özerk yaratıcı ihtimallerden biri olduğu ve bazen insanoğlunun tarihsel varoluşunu gerektirdiği” konusunda ısrar eder. Felsefe, genellikle varlığımıza dair varsayımlara karşı şüpheye düşmekle ve kişinin bir anda gayet açık gördüğü konuların sorgulanabilirliği karşısındaki ani şaşkınlığı ile başlar.

Eğer felsefenin bir şeye hizmet ettiği söylenecek olursa, merak konusunu deneyimlemeye yardımcı olduğu söylenebilir. Bu merak ise sadece felsefi düşüncelerin ortaya çıkmasına sebep olmaz aynı zamanda onları ayakta tutar ve en nihayetinde de neticelendirir. Heidegger’in açıkladığı bu görüş epey eskiye dayanmaktadır. Aristo da Platon da benzer şeyler söylemişlerdir. Felsefe yapma güdüsünü değerlendiren Platon şöyle söylemiştir: “Filozofun büyük tutkusu meraktır. Felsefeye açılan bunun dışında bir kapı yoktur.” Metafizik eserinde Aristo da aynı şeyi söyler: “Günümüzde de geçmişte de insanları felsefe yapmaya iten şey merak olmuştur”. Her şeyde fayda arayan modern hırsımız, antiklerin övdüğü merak algısının değerini yitirişidir.

Merak, yaşadığımız dünyada son derece küçümsenen ve göz ardı edilen bir konu. Düşüncelerimizde, eğitim sistemimizde ve günlük yaşamlarımızda kendine yer bulabildiğinden bahsetmek pek mümkün değil. Merak etmek için fazla meşgulüz; sonuçlara ve “ürünlere” o kadar odaklanmış durumdayız ki merak günlük yaşamlarımızda önemsiz bir konfor ürünü gibi görünüyor. Fakat şu konudan eminim ki, bugün ne kadar ihmal edilmiş olsa da, merak sadece yaşamayı anlamlı kılan bir şey değil, aynı zamanda insan olmanın ne anlama geldiği konusunda farkındalık yaratan unsurlardan biridir. Merak bir gelişim değil güzelleştirme halidir, insan hayatına keyif katandır, insan olmanın özüdür.

Söz konusu fikirler, merak hakkında bir miktar tecrübemiz olduğunu doğruluyor ki insan hayatında anlamlı bir yeri olduğundan bahsedebiliyoruz. Bu varsayımın geçerliliğinden emin değilim. Eğer Heidegger haklıysa, genellikle merakı şaşkınlık, ilgi, hayranlık ya da hayret gibi durumlarla karıştırmaktayız. Heidegger’in merak ve bu diğer durumlar arasındaki farklara dair analizleri bu makalenin kapsamı dışına çıkmaktadır. Yine de özetleyecek olursak,kişi tecrübelerinde kabul edilebilir ve sıradanın dışına çıkan bir kişiden ya da bir nesneden etkilenir. Bunun aksine merak, sıradan ya da tanıdık bir nesne karşısında hissettiğimiz değil; onun ne olduğu sorusuyla kurduğumuz ilişkidir. Merak, şeylerin ne olduğuna dair açıklığımız kayda değer ve düşünceyi harekete geçirici bir hal aldıkça ortaya çıkmaktadır. İnsanoğlu olarak, normlardan, değerlerden, dilden ve dünyadaki yerimizi tanımlayan ve nesnelerin bize nasıl görüneceğine karar veren bir tarihten oluşan bir dünyada yaşamaktayız. Bu “açıklık” soluduğumuz görünmez hava ve içerisinde var olduğumuz ışık gibidir. Çünkü her tarafa nüfuz etse de ayrık bir nesne olarak karşımıza çıkmaz; varlığı üstü kapalı bir şekilde kabul edilir. Merak ise bu durum aşikar bir hal aldığında ortaya çıkar.

Peki, bu merak tecrübesi ile ne yapılabilir? Heidegger’e göre, felsefi merak bilgi ile sonuçlanmaz. Ancak, sınırları ve bilginin yetersizliğini takdir etmemize sebep olur. Fakat bu deneyim son derece önemlidir. Bu önemi, ancak, merak hayatlarımızdan çıkarılsaydı doğuracağı sonuçları düşünerek anlayabiliriz.

Kişisel ya da toplumsal seviyede temel değişimleri mümkün kılan meraktır. Değişim bilinç seviyesinde bir başkalaşma gerektirmektedir; özellikle de dünya ile ilişkimize dair bilincimizde. Felsefeyi meydana getiren merak tam olarak bu ilişki ile değerlendirilmektedir. Felsefeyi “temel” alan merak, şeyleri bize nasıl göründüklerinin ötesine geçerek şeylerin ne olduklarına dair felsefi düşünceden gelmektedir. Merakın kaybı ise nesneler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmamızı kısıtlamakta ve sorgulayışa dair gücümüzü ve potansiyellerimizi sekteye uğratmaktadır. Anlama ve varoluşa dair daha derin sorgulamalar manasız bir hal alır ve sorulmaya devam eder. En basit sorgulamayı harekete geçiren meraktır; o olmazsa, öğrenme hevesi solup gider. Öğrenmeyi durdurarak, merakın kaybı yeni ihtimalleri değerlendirmeyi ortadan kaldıracaktır. Kısacası, insanlığın tüm yaratıcılığı merağa bağlıdır. Merak olmaksızın sadece alışkanlıkla hareket edebilen, karmaşık bilgileri toplayabilen ve derleyebilen yaratıklara dönüşürüz. Merakın kaybı insanlık için yıkıcı bir yoksullaşma olur.

Filozoflar, Aristo’dan Woody Allen’a kadar, kendilerini faydasızlığın tedarikçisi olarak göstererek alay konusu olmuşlardır. Benim çıkardığım sonuç da bu alayların çok doğru bir noktaya parmak bastığıdır. Fakat mizahın atladığı şeyse, neden felsefenin faydasızlığının kendi doğasının bir parçası olduğu ve neden faydasızlığın insan hayatında bu derece öneme sahip olduğudur. Felsefe, merakın hareketidir; doğrudan somut sonuçlar ve ürünler ortaya koymasa da insanoğlunu olasılıkların ve soruların varlığı haline getirir. Benim “faydasızlık” üzerine yaptığım savunma pek çoklarını felsefe anadalına yönlendirmeyebilir; lakin umarım ki bazılarına “Felsefe ne işe yarar?” sorusuyla bir sonraki karşılaşmalarında bu felsefi fırsatı değerlendirme cesaretini verir.