İnsanın doğa ile baş etme mücadelesini, giderek doğaya hükmetme ve kendini doğanın efendisi gibi görme noktasına gelmesini kabul etmiyoruz. İnsanın doğanın bir parçası olduğunu ve kendi varlığını sürdürebilmesinin ancak bu kabulle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Bu noktada yeni bir paradigmaya ihtiyaç olduğu açıktır. Söz konusu paradigma çerçevesinde taleplerimiz şu şekildedir:

  • Yeryüzünün bütünlüğü ve sürekliliği içerisinde insanların ve tüm canlıların yaşam hakkı esastır. Yaşam hakkı en üst düzeydeki haktır ve insanın da bir parçası olduğu doğayı korumak yaşamı korumak demektir. Doğaya verilen zarar insana da verilmiş olur.
  • Su, tohum ve diğer doğal varlıkların kaynak olarak değil, doğanın bir parçası ve onlara bağlı yaşayan tüm canlılara ait varlıklar olarak görülmesi gerekmektedir.
  • İnsan, çıkarları ve geleceği ile doğadan bağımsız değildir. Bu nedenle insan merkezli (antroposentrik) değil; yaşam ve ekoloji merkezli (biyo/ekosentrik) bütüncül bir hak anlayışı tercih edilmelidir.
  • Dilsel ve kültürel çeşitlilikle biyolojik çeşitlilik arasındaki bağın dikkate alınarak dillerin ve kültürlerin de doğa ile birlikte korunmasının güvence altına alınması sağlanmalıdır.
  • Ekolojik olarak sürdürülebilir, sosyal olarak adil bir ekonomik sistemin geliştirilmesi anayasal güvence altına alınmalıdır.
  • Temiz suya erişimin bir insan hakkı olarak tanımlanması, gıda hakkına ve sağlıklı beslenme hakkına temel insan hakları arasında yer verilmesi son derece önemlidir.
  • Hayvanlara yönelik işlenen suçların kabahat kapsamından çıkarılarak hayvan hakları anlayışı çerçevesinde suç olarak tanımlanması ve hayvan haklarına anayasal bir içerik kazandırılması oldukça önemlidir.
  • Termik santrallerin bacalarından çıkan kül ve zehirli gazların doğayı ve hayvanı, bitkileri ve tarımı, insan sağlığını ve iklimi zehirlemektedir. Baca filtrelerinin takılması kesinlikle yeterli bir önlem değildir. Bütün termik santrallerin faaliyetleri durdurulmalıdır.
  • Toplumsal cinsiyet eşitsizlikler ve çevresel sorunların deneyimlenmesi pek çok açıdan benzerlikler taşımaktadır. Öyleyse çevresel sorunlar düşünülürken toplumsal cinsiyet faktörü göz ardı edilemez; dolayısıyla ekolojik hareketler toplumsal cinsiyet perspektifi ile birleştirilmeli ekofeminist bir bakış açısı benimsenmelidir.
  • Tohumdan çatala alternatif bir sistemin yolu, üretirken de tüketirken de köylü ve kentlinin kuracağı dayanışmadan geçmektedir. Kooperatifler ve kooperatifçilik, dayanışma içinde üreteceğimiz bir yaşamın anahtarıdır. Kooperatifleri bu küresel sistemin yereldeki panzehiri olarak görmeli ve onları sürdürülebilir kılmalıyız.
  • Gıdanın israfını engellemeli, tüm ürünlerin yeniden kullanılması için kaynak ömrü döngülerinin yeniden tasarlanmasını teşvik eden sıfır atık düşüncesini benimsemeliyiz.
  • Modayı sürdürülebilir kılan tasarımlardan çok, hayatı sürdürülebilir kılan bir moda yaratmamız gerekmektedir. Tüketimi yavaşlatarak, ileri dönüşümü mümkün kılmalıyız.

Doğanın bir hak öznesi olarak tanınmasının ve doğanın haklarının anayasal güvence altına alınmasının Türkiye’nin, Covid-19 da dâhil, bütün acil meselelerinden bağımsız olmadığını, demokratik, eşitlikçi yeni bir dünyanın kurulması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz. Başka bir dünyanın ve yeni bir insanın mümkün olduğuna inanıyor, bu taleplerle herkesi ekolojik bir dönüşümün parçası olmaya çağırıyoruz. Yayımladığımız kitapların bu yolda olan herkese katkı sağlamasını umuyoruz. Yaşamı her alanda savunan, günlük ve kişisel çıkarlarını ellerinin tersiyle bir kenara iterek, yaşam savunuculuğuna soyunmuş tüm insanlara selam olsun.