İstanbul’un simgelerinden olan Taksim Meydanı, İBB’nin düzenlediği yarışma ile bir kez daha gündeme geldi. Meydanın yeniden düzenlenmesini öngören projeler İstanbulluların oylarına sunulurken, Taksim’in beğenilmeyen yeni beton çehresinin ne kadar yeşilleneceği merak konusu. Biz de bu mevzuyu yayınevimizden çıkan “Mekânsallık: Sanat Üretiminde Eşzamanlılık Durumu” kitabının editörleri, MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’nden Gülşen Özaydın ve Tuğçe Tezer ile konuştuk.

 

1- Meydanlardaki betonlaşma kenti ve kentli toplumu nasıl etkiliyor?

 

Gülşen Özaydın: Bir kamusal mekân olarak meydanlar, geçmişten günümüze çeşitli olaylara tanıklık ederek kentsel hafızaya yerleşen ve her dönemde iktidarların kendi politik söylemleri doğrultusunda kendi sözünü söylemek üzere şekillendirmek istedikleri “kentsel boşluk”lardır. Bu amaçla yapılan mekânsal düzenlemelerin her bir dönem için farklı bir dili ve göstergesi vardır. Konumuza “betonlaşma” açısından bakıldığında; bu meydanın beton tarafından ele geçirildiğini düşünebiliriz. Renk, malzeme, ölçek üzerinden bakıldığında bile betonlaşmanın bir gösterge olarak farklı anlamları bulunur: Ruhsuz, donuk, sert, geçirimsiz sıfatlarıyla niteleyebileceğimiz bir yer algısı… Örneklerini tarih sahnesinde de görebileceğimiz bu tür meydanlar; içinde yaşayanları ezen, birbirinden uzaklaştıran, iletişimi zorlaştıran ve dolayısıyla kamusallığı zayıflatan bir etkiye maruz kalabilirler. Ancak Taksim’deki soruna salt betonlaşma üzerinden bakmak yeterli olmaz. O zaman meydanın ve içinde bulunduğu kentsel bağlamın hafızaya yerleşmiş olan niteliklerini kazımış oluruz ki, o zaman Taksim başka bir yere dönüşmüş olur.

Tuğçe Tezer: Kentlerin, kenti oluşturan farklı kesimlerden insanları bir araya getiren, kamusallığı temsil eden mekânları, toplanma alanları olan meydanların kent ve kentliye etkisi yalnızca kullanılan yapı malzemesi değil; meydanın tarihsel geçmişi, kimliği, işlevsel çeşitliliği, vb. dinamiklerle ilişkilidir. Bu bileşenler içinde özellikle son yıllarda kentlerin bütününü hakimiyeti altına alan betonlaşma eğiliminin meydanlara etkisi, şüphesiz olumsuz olmuştur. Parklar ve kent ormanlarıyla beraber kentlerin en büyük kamusal açık mekânlarını oluşturan meydanların gri-yeşil dengesinin gri lehine bozulduğu alanlar olması, kentin kamusallığını negatif yönde etkileyen, toplanma alanlarının çehresini, profilini ve niteliğini değiştirmesi sebebiyle kent hafızası ve kentli kültürüne zarar veren durumları oluşturur.

 

2- Betonlaşmanın pençesindeki bir kent meydanı “projelerle” eski haline, ruhuna kavuşturulabilir mi?

 

Gülşen Özaydın: Kamusal mekânın gerek mimari, gerekse planlama ölçeğinde biçimlenmesi, farklı üretim süreçleriyle belirlenir. Bu süreçte yapılı çevrenin oluşmasında etkin bir araç olarak kullanılan yarışmaların farklı dönemlerde farklı amaçlara hizmet ettiği bilinir. Bazı durumlarda yarışmalar, iş alma – iş verme yöntemi olurken, kimi kez tasarımın ve planlamanın sorgulandığı eleştirel ve özgün ürünlerin ortaya konabildiği bir sürece de hizmet ederler. Bu yolla elde edilen projelerin, kent meydanını çağdaş bir biçimde ileriye taşıma başarısı, o projenin kavramsal kurgusuna bağlıdır. Daha açık bir deyişle, kentsel bağlamı iyi analiz eden, anlamın peşine düşen, farklı kültürel katmanları görebilen ve izleri anlamlandırabilen bir yaklaşımla ve katılımcı süreçlerle hazırlanan projenin başarılı olma olasılığı yüksektir.

Tuğçe Tezer: Kentin ruhu; kentin fiziksel, sosyal, kültürel geçmişini, farklı kullanıcı gruplarını ve kullanım biçimlerini, işlevleri içinde barındıran oldukça geniş perspektife sahip bir olgudur. Betonlaşmanın en kötü tezahürlerinden olduğu “kentteki bozulma/yok olma süreci” ise, kent meydanlarını eski haline ya da ruhuna kavuşturmak gibi bir iddiası olmadığı gibi; aksine geçmişin iyi ya da kötü izlerini silmek, kent hafızasını zedelemek konusunda oldukça etkili bir araçtır. Kent meydanlarının “betonlaşma”yı merkezine alan “projeci” bir yaklaşımla ele alınması ise, esasında bir bütün halinde işleyen bir sistem olan kenti parçacıl uygulamalarla değerlendirdiği için, kentin eski haline kavuşmasına dair bir araç olma ihtimali oldukça düşüktür. Proje süreçlerinin halkın, kullanıcının doğrudan katılımına açık bir şekilde yürütülmesi, mekân tasarımlarının kaynağını kentlinin beklenti, ihtiyaç ve hayallerinin gözetildiği katılım süreçleriyle hazırlamak ise, bu süreci iyi yönde değiştirebilecek en önemli yaklaşımlardan biridir.

 

3- Megakentleri ve dolayısıyla meydanlarını planlamak mümkün mü?

 

Gülşen Özaydın: Planlama, bugünün gereksinimlerinden yola çıkarak geleceği öngörmeye yönelik olan bir karar alma mekanizmasıdır ve içinde bir müdahaleyi barındırır. Büyük sistemi ve sistem içindeki bir öğeyi planlama ve tasarım girişimi farklı yaklaşımları içerir ve bütün-parça ilişkisi göz ardı edilmeden o yere farklı gözlüklerden bakılır. İşte bu nedenle bir megakent içindeki bir meydanla ilgili projeler, planlamadan tasarıma ve tasarımdan planlamaya giden çift yönlü bakışlarla bu iki ölçek arasında bir köprü oluşturan kentsel tasarım süreci içinde ele alınmalıdır.

Tuğçe Tezer: Megakentleri ve meydanlarını planlamak, tümüyle farklı ölçekler ve dolayısıyla farklı müdahale gereksinimleri gerektirmesi açısından bir arada ele alınması mümkün olmayan iki konudur. Megakentlerin planlanmasında; uluslararası ve ulusal politikalar, kentin üst ölçekli ilişkileri, kentin mevcut durumda ve gelecekte üstlendiği rol, kent ve çevresine dair çözümlenmesi gereken sorun ve değerlendirilmesi gereken potansiyellerin mutlaka gözetilmesi gerekir. Meydanların planlanması ise daha çok bir kentsel tasarım konusudur. Bu tasarım sürecinde meydanın, kentin bugünü ve geçmişi içindeki rolü, mevcut ve potansiyel kullanıcısı, bu kullanıcı profilinin mekânsal deneyimleri, düşünce, öneri ve beklentileri, mekânın dezavantajlı gruplara dair kapsayıcılık düzeyi gözetilmeli; meydan tasarlanırken meydanın mevcut ve potansiyel kullanıcısının sürece katılımı veri, deneyim ve öneri düzeyinde mutlaka sağlanmalıdır. Her ne kadar megakentleri planlamak ve meydanları tasarlamak mümkün olsa da, “insan” ve “doğa” ikileminin planlanan senaryoyu uygulama aşaması ve sonrasında değiştirme, farklı yönlere sevk etme ihtimali her zaman vardır.

 

4- Meydanlar gibi büyük mekânlar toplumsal dönüşümün neresinde? Toplumdaki değişimler mi mekânı etkiler yoksa mekândaki değişiklik mi toplumu dönüştürür?

 

Gülşen Özaydın: Kamusal mekân olarak meydanlar; içinde toplanılan, iletişim kurulan, türlü amaçlar için zaman geçirilen veya amaçsızca da geçilebilen kent kültürünün görünür olduğu yerlerdir. Toplumsal değişimler mekânı etkileyebileceği gibi, mekânsal değişimler de yaşamsal pratikleri etkiler ve bu nedenle birbirlerini karşılıklı olarak değiştirme/dönüştürme gücüne sahiptirler.

Tuğçe Tezer: Kentlerin sosyal, fiziksel, ekonomik, kültürel, tarihi arka planının bir sahnesi niteliğinde olan meydanlar, şüphesiz ki toplumdaki değişimlerden etkilenir. Fakat bu tek yönlü değil, iki yönlü bir ilişkidir. Meydanlar, kentteki kamusal hayatın en önemli temsil mekânlarını oluşturur ve dolayısıyla toplumsal değişim süreçlerinin meydanları etkilemesi kaçınılmazdır. Fakat eşzamanlı olarak mekânda yapılan müdahale ve değişiklikler, yeşil ve açık kamusal mekânların giderek beton zeminlere, özel mülkiyete, kamusal erişimin mümkün olmadığı alanlara dönüşmesi, şüphesiz ki toplumsal bir araya geliş imkanını azaltması ya da formunu değiştirmesi nedeniyle toplumsal yaşayışı ve en nihayetinde toplumu dönüştürür.

 

5- Halkın mekânsal dönüşümlere katkısı ne kadar önemli? 21. yüzyılda meydanlardaki dönüşüm demokratik katılımdan bağımsız düşünülebilir mi?

 

Gülşen Özaydın: Kamusal mekân, toplumlar ve kentlerle beraber dönüşüme uğrar. İstanbul gibi farklılıkların bu derece önem kazandığı bir kentte, kamusal alanın mekândaki izinin nasıl ve kimler tarafından üretileceği konusunun, farklı kesimler tarafından tartışılması katılımı güçlü hale getirir. Son kertede kamusal mekânı deneyimleyecek olan kentlilerin, yaşayacakları mekânlar için söz söyleme hakkına sahip olmaları, demokratik katılımın olmazsa olmazıdır.

Tuğçe Tezer: Meydanların dönüşümü görünürde öncelikle mekânsal bir değişim gibi görünse de, esas etkisi toplumsal düzeyde görülür. Bu büyük dönüşüm süreçlerinin halkın katkısı ya da daha doğru bir ifadeyle katılımından bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Burada kentsel tasarım yarışması benzeri temsili katılım süreçlerinden çok; halkın kentsel tasarım sürecine doğrudan katıldığı; kentsel mekânlarda yaşadığı sorunları, deneyimlerini, bu alanlara dair beklentilerini, tasarım önerilerini paylaşabildiği bir doğrudan katılım süreci gerektiği düşünülmektedir. Aksi takdirde meydanların önemli bir parçasını oluşturduğu kentsel mekânlar dönüşürken sürecin dışında kalan halkın, yani bu alanların esas kullanıcısının; bu alanlara yabancılaşan, alanı kullanma alışkanlığını yitiren, bir toplanma, dinlenme, vakit geçirme, buluşma alanı olan meydanı artık bu işlevler için kullanmayan bir davranış geliştirmesi riski yüksektir. Bunun sonucunda mekânsal dönüşüm yalnızca tasarlayan/planlayan kişinin düşünce ve teknik bilgisinin ürünü olan, fakat kenti oluşturan en önemli katmanlardan olan “sosyal yapı”yı ıskalayan bir sonuç ürün olarak kalır.

Editörlüğünü Gülşen Özaydın ve Tuğçe Tezer’in yaptığı “Mekânsallık: Sanat Üretiminde Eşzamanlılık Durumu” kitabına buradan ulaşabilirsiniz.