Füsun Kayra: “Kazdağları’nda, Sarıkız’ın eteğinde yaşıyorum!” – Söyleşi: İsmail Akyıldız*

Bu söyleşi serisi için Çanakkale’de yaşayan Dr. Güleda Erensoy’la iletişime geçmiştim. Sorularımıza yanıt verebileceğini fakat kendisinden önce bir başkası ile irtibata geçmemin daha doğru olacağını dile getirdi ve bunu özellikle rica etti. O güne kadar hiç duymadığım bir isimden söz ediyordu, Füsun Kayra; “Burada Kazdağları’nda yaşayan Füsun adında bir arkadaşımız var, başından beri mücadelede bizlerle. Nöbette de uzun süre kaldı. Ferzanlara da sorabilirsiniz kendisini. Füsun, Kazdağları’na çok ruhani bir anlam yükleyen ekofeminist bir arkadaşımız. Onun Kazdağları’na bakış açısının duyulmasını çok isterim. Böyle bir söyleşi dizisinde düşüncelerinin, duygularının geçmesi çok güzel olur.” Acaba bu Kazdağları’na “ruhani anlamlar yükleyen ekofeminist” kadın kimdi? Neden ısrarla öncelikle onunla söyleşi yapmam isteniyordu? O gün hemen Füsun’u aradım. Telefonu her zaman açık olmuyor, çok defa iyi çekmiyordu. Bu durum, bir uzaklık duygusu yaratıyor, konuyu daha esrarengiz bir hale büründürüyordu benim için, daha da önemlisi Füsun’un başka işlere yoğunlaştığını ifade ediyordu. Sözü fazla uzatmayacağım şununla yetineyim; Füsun hem aramızdan biri hem bizden çok uzaklarda bir yerde duruyor. Güleda hanıma kendisi ile irtibatımı sağladığı için çok teşekkür ediyorum, yepyeni ufuklar açan oldukça zenginleştirici bir söyleşi oldu benim için. Bir temennim var: Keşke yerli/yabancı ve her kuşaktan kadınlar ve erkekler Füsun Kayra’yı tanısa. O zaman belki de Kazdağları ve üzerinde yaşadığımız toprakları farklı bir perspektiften görüp, bu topraklarla daha güçlü daha sağlıklı bir ilişki kurabiliriz…

“Dağın en tepesinde bir kadın eren Sarıkız’ın türbesinin bulunduğu Kazdağları yaşam alanım olmanın çok ötesinde. Yörüklerin, Türkmenlerin, Muhacirlerin, Manavların olduğu nice köy dolaştım.. onlara göre ‘tek başıma kadın halimle’ köy köy dolaşıyordum, üstelik bir de madenlere karşıydım ve ikna etmeye çalışıyordun onları bazı çevrelerden gelen her türlü hakaret, tehdit ve ithama rağmen.. Yaptığım şeyin kolaylaştırıcı hiçbir yanı yok böyle bakınca, ama yürüdüğüm yollar boyunca yanımda, ötemde, berimde olan Kazdağları böyle demiyor ve onun tepesindeki erenim, pirim Sarıkız böyle demiyor..”

“Ağustos ayı geldiğinde “gözümüz, gönlümüz dağa yönelir” der eskiler. 15 gün çadırlar kurulur, adaklar kesilir, niyazlar edilir, dualar okunur, hayırlar yapılır. Yörükler ve Türkmenler ayrı ayrı çadır kurar, ‘Sarıkız sevdasıyla kuş gibi yatıp kuş gibi uyanılır’. Sarıkız’ın eteğinde semahlar dönülür, secdeler edilir..”

“Hem Yörük hem de Türkmen köylerinde ebeler zor zamanlarda Sarıkız’ın nurunu, ışığını gördüklerini söylerler, ne gariptir ki antik kaynaklarda tam da o ışık ‘Troia’nın yağmalanışı sırasında Tanrıçanın İda dağındaki ışığı abluka altındaki Troialılar için umutlu yarınların bir işareti olur’ şeklinde bir ifadeyle betimlenir. Kanadalı Alamos Gold’a karşı Kirazlı Balaban’da tutulan çadır nöbetine gittiğim ilk günden beri elimde taşığıdım dövizle ‘Kadın erenler diyarı Kazdağları Sarıkız’ın makamıdır altın madencilerinin değil’ derken, bu makamın Ana Tanrıça’nın, ecelerin, şifa dağıtan, inanç bekçisi kadın erenlerin, savaşçı Amazonların yaşadığı, gelip geçtiği ve öldüğü dağlar olduğunu imlemek istemiştim.”

“Bayramiçten çiftçi Sevinç ablanın güzel sözüdür, ‘insan tohumunu da yadigar tohumları da kadın saklar. İnsanın tohumunu da kadın karnında, bitkinin tohumunu da toprak ana içinde büyütür. Yani yeryüzüne baktığında toprakta da, hayvanda da insanda da dişi saklar.”

“Bu manevi değerin, Sarıkız’ın tepesinde, öyle güçlü yaşayan ve hissedilen bir duygusu var ki, gidip de bunu hissetmemek, bu duyguya kapılmamak neredeyse imkansız, gören göz, duyan kulak, bilen özler için..”

“Özün, sözün birlikte eylediği bir yol var ve bu yolda bir etkinliği de bir grup olarak hayata geçirmeye niyet ettik. Pandemi nedeniyle biraz duraklamış olsa da manifestosu ve eylemiyle hem feminist hem de ekolojik hareket için de bir ışık olacağını umarak.”

“90lardan beri, merkezsizleşmiş, anti hiyerarşik, kendiliğinden direniş hareketleri Neoliberal sisteme meydan okuyorlar. Yeryüzündeki yaşama karşı girilşilen ‘yukarıdan küreselleşme’ politikalarına karşı ‘aşağıdan küreselleşme’ ile bu politikaları tehdit eden toplumsal eylemlilik aynı zamanda bir dijital hareketlilik olma özelliğini de taşıyor. Dijital ağlar üzerinden sokağa taşan, yatay ağlara dayalı bir araya gelme hali ister istemez farklı görüşleri de bir araya topluyor. Bu çoğulculuk belki de, sömürgeleştirme çığırtkanlığıyla ötekileştirmeye dayalı  ‘yeni dünya’ kavramsallaştırmasını ‘başka dünya mümkün’e  doğru evriltmeye olanak sağlayacaktır.”

Söyleşi: İsmail Akyıldız

 

Sarıkız ve Füsun

Yeşil / Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

60’ların özgürleştirici havasında, ‘Yeni Sol’ akımının içinden çıkan anarşik eğilimlerin bir sonucudur ekoloji hareketi. Elbette 70’lerden itibaren de, pek çok farklı yönelimleriyle ekoloji hareketinin birikiminden söz etmek olası. Daha mistizim, antihümanizma ve vahşi doğa yüceltmesine evrilen Derin Ekolojistler. Çevrecilik ile ilgili krizleri toplumsal nedenselliklerden ayrı tutmanın mümkün olmadığını söyleyen, ekolojik bozuklukların kökenini toplumsal bozukluklara bağlayan Toplumsal Ekolojistler. Ve kendimi  de içinde gördüğüm; doğaya tahakkümü kadına tahakkümden ayrı tutmayan, kapitalist patriyarkal sistemin merkezinde duran fallusmerkezciliğin kurbanı olarak kadını doğa ile özdeş gören Ekofeministler.  Doğanın zorla ele geçirilmesi, kadına yönelik tecavüzcü kültürden ayrı düşünülemez, plantasyon ormanlarla, endüstriyel tarımla, maden alanları için tıraşlanan dümdüz edilen yaban hayatın tahakküm altına alınması kadına yönelik dayatmacı toplumsal baskılar ve eril zorbalıktan farklı görülemez.

Ekoloji hareketinin bugüne kadar önemli başarıları ve başarısızlıkları nelerdir?

Ekolojik hareket eylemlilik gerektirir. Bu eylemlilik, ekoloji mücadelesini bir akım olarak ‘çevrecilik’ popülistliğinden de ayırır. Haliyle iktidar odaklı ve yerleşik bir politika üretmeye dönüşen her girişim ekoloji hareketini geriletir ve başarısız kılar. Ekolojik yıkımlara sebep olan iktidar ve çıkar ortakları ile kötünün iyisi bir noktada buluşmaya, belirli haklar talep etmekten öte gitmeyen yetinmeci tavırlar bu başarısızlığı daha da taçlandırır. Halbuki kendiliğinden doğan eylemlilik, ekoloji hareketinde de, diğer tüm toplumsal kalkışmalarda da, aslında simgesel bir öz-etkinliğe dönüşebiliyor. 90’larda destansı Bergama direnişi ‘siyanürle ölmek istemiyoruz’ diye şehirlerarası yolu kapadıkları anda, bir kendiliğinden eylem olarak merkezi iktidara ve onun çokuluslu şirketlerine yerelden ilk taşı atmıştı -Hatta 90larda kurucularından biri olduğum ‘Karaşın’ anarşist grupta Bergama ile ilgili bir kitapçık çıkarmıştık. Çünkü bu kendiliğinden öz-eylemlilik, anarşist olarak bizleri de heyecanlandırmıştı. Artvin halkının 30 yıldır Cerattepe için verdiği yaşam hakkı mücadelesinde, bu kadar geniş taraflı ve zamanlı müdahil olunan emsal bir ekoloji hareketi görülmüş müdür acaba? İklim krizinin doğal sonucu olarak su kıtlığı son 20 yıldır dünyanın gündeminde ilk sıraya yerleşmişken, Karadeniz genelinde, özü itibariyle kamuya ve üzerinde yaşayan canlılara ait su hakkının gaspı sayılan HES inşaatlarına karşı, cesaretleriyle en önde duran kadınların, haklı isyanlarında nasıl dönüşüp, değiştiklerini, bilinçlendiklerini biliyoruz..  Ki anayasal haklarımıza ve hukuki süreçte kazanılmış dava sonuçlarına rağmen, ısrarcı bir şekilde çokuluslu şirketler ve yerli ortaklarıyla işbirliği yapan iktidar, şirketlerin her türlü hak ihlalini meşrulaştırmak için yasal değişiklikler yaparken, cezalarla yurdun dört bir yanında, Kızılcaköy’de jeotermal enerji santraline, Salihli Çapaklı’da biyoenerji gaz santraline, Kirazlıyayla’da bakır/çinko/kurşun çıkaran madene, Kirazlı/Balaban’da altın madenine karşı isyanda olan direnenleri yıldıramadıysa, demek ki bir başarı var.

Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

Pandemi genel olarak, otoriter rejimleri totaliter yapılara dönüştürmede kolaylık sağlayan bir koz verdi bu tarz yönetimi elinde tutan iktidar yapılarına. Yeryüzünün yağmalanmasına her fırsatta uygun bir zemin kollayan kapitalist sermayedarlar ve işbirlikçisi iktidarlar için de muazzam bir ön açma yarattı. Yaşanan bu küresel salgının devamı, bizi daha otoriter ve daha zalim bir dünyaya sürüklüyor devletler  insiyatifinde. Kişisel insiyatif alma, tek tek bilinçlenme, aydınlanma, idrak etme zamanı oysa. Müritliğin, partizanlığın bireysel akıllanma ile yer değiştirmesi gerekiyor. Her birimizin kendi bedenine yönelik bir saldırı Covid 19 virüsü, bu saldırıyı alt etmenin ilk yolu bireysel güçlenme. Aklımızı, karar verici bilincimizi, maneviyatla teslim olduğumuz inanları  kaybetme ve yeniden bulmamız gerekiyor belki de. Keza salgında bulaşma sayısını azaltmak için alınan tedbirler ve hareket kısıtlamaları toplumsal devingenliğin de önüne ket vurdu. Sosyal mesafe demek tüm bir arada eylemleme hallerimizin ortadan kaldırılması demek. Buna uygun toplumsal hareketlilik tanımlamaları yapıp uygulamaya geçirmezsek ‘salgın tehlikesi geçinceye kadar’ gibi ucu açık bir zaman boyunca ve tümüyle iktidarın kontrolüne teslim oluruz. Ekolojistlerin uzun zamandır anlatmaya çalıştıkları gibi, son 30/40 yıllık süreçte bu tarz virüslerin ortaya çıkışı; ormansızlaştırma, vahşi doğanın yok edilmesi, madenler, HESler, JESler, RESler ile ekosistemin geri dönülemez şekilde değişiyor olmasının, yani insanın doğaya müdahalesinin doğal bir sonucudur. İnsanlığın yaban yaşama hükmetmesi, doğal dünyayla kurduğu tek taraflı faydacı ilişkilenmeden doğan bu bunalım çağı, insanlığı çoktandır bir yol ayrımına da getirdi. Bu yol ayrımından, küreselleşme karşıtı hareketler 90lardan beri, merkezsizleşmiş, anti hiyerarşik, kendiliğinden direniş hareketleri Neoliberal sisteme meydan okuyorlar. Yeryüzündeki yaşama karşı girilşilen ‘yukarıdan küreselleşme’ politikalarına karşı ‘aşağıdan küreselleşme’ ile bu politikaları tehdit eden toplumsal eylemlilik aynı zamanda bir dijital hareketlilik olma özelliğini de taşıyor. Dijital ağlar üzerinden sokağa taşan, yatay ağlara dayalı bir araya gelme hali ister istemez farklı görüşleri de bir araya topluyor. Bu çoğulculuk belki de, sömürgeleştirme çığırtkanlığıyla ötekileştirmeye dayalı  ‘yeni dünya’ kavramsallaştırmasını ‘başka dünya mümkün’e  doğru evriltmeye olanak sağlayacaktır. Tabii eğer ekolojistler, feministler ve tüm tahakküm ve hiyerarşi karşıtı gruplar insanlığın dışındaki dünyayla karşılıklı mücadeleyi değil, tam da Kropotkin’in doğa yasalarından aldığı bir evrim faktörü olarak ‘karşılıklı yardımlaşma’ esasına dayalı, yeryüzü ile bir bütün olarak hareket ederlerse. Geri dönüşsüz doğa tahribatına karşılık, radikal toplumsal değişikliği, doğayı içine alan, insanı doğanın yanında tutan  bir duyarlılıkla kurabilirlerse. Doğayı insan üretim ve tüketiminde kullanılacak bir kaynaklar toplamı olarak görme eğilimini besleyen hiyerarşik, sınıfsal, rekabetçi kapitalist sistemi al aşağı edebilirlerse. Keza bu hareketin doğayı ve insan sağlını koruma da azla yetinmeci bir tutumda olması beklenemez.

Sevinç abla

Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları öncelik sıralamasına göre nelerdir?

Yer üstü ve yeraltı zenginliklerinin büyüme ekonomisine katkısı tezinin ataerkil kapitalist sistemin bir aldatmacası olduğunu biliyoruz. Ancak istilacı ekonomik dünya düzeninde iktidarı elinde bulunduran anlayışın tarafı ve tutumu da belli.  Bu tarz yönetimlerin elinde, küresel olan her şey gibi krizlerin de bizimki gibi üçüncü dünya ülkelerindeki seyri de daha yıkıcı oluyor. Bu yıkıcılığın önüne set  çekebilecek adalet mekanizmaları ise akıl tutulması geçiren ve tahakküm altında tutulan idari birimlerce işletilemez hale getiriliyor. İşte tam da bu gerçeklikte ilksel konu ekolojik yıkımların öncelikli sıralaması değil, bu sorunlara nasıl yaklaştığımızdır. İçinden geçtiğimiz bu dönem yok oluşa hiç olmadığımızdan daha yakın olduğumuzu gösterdi. En yıkıcı ve en ivedilikli önlem alınması gereken sorunun ekolojik bunalım olduğunu görmemiz ve yaşam tarzımızda radikal değişikliler yapmamız tek önceliğimiz olmalı. Ekoloji hareketinde de, Feminist harekette de bu özgürleştirici radikal  pratiklere dair izlerin en azından başlangıcını bulmak mümkün. Bu özgürleştirici çağrı, ekolojik yıkımlarda hedef olmuş yereldeki halklara ve eril zorbalığın tahakkümünde her gün saldırı altında kalan, öldürülen, istismara uğrayan kadınlara  yapılmalıdır. Sanılanın aksine, kendi yaşamsal kaderleri ve içinde bulundukları coğrafyanın kaderini değiştirecek doğrudan eylem kapasitesi, öz-etkinlik gösterme cesaretleri onlarda mevcuttur.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı? Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil /ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz mu?

Anarşist aklımın gerilla faaliyeti olarak dağlara çıkacağım diye yaklaşık 10 yıldır dolaşıyordum ve şükür son dört yıldır Kazdağları’nın yamacında, Sarıkız’ın eteğinde yaşıyorum. Dağın en tepesinde bir kadın eren Sarıkız’ın türbesinin bulunduğu Kazdağları yaşam alanım olmanın çok ötesinde o yüzden. Yörüklerin, Türkmenlerin, Muhacirlerin, Manavların olduğu nice köy dolaştım, Kazdağları’nı saran maden belasını anlatmak için. Evet köylülerin tabiri ile nerelisin anlamında sordukları  “oluşum nereli?’ buralı değildi, onlara göre tek başıma  ‘kadın halimle’ köy köy dolaşıyordum, üstelik bir de madenlere karşıydım, bu da yetmezmiş gibi köylüyü de buna ikna etmeye çalışıyordum, her türlü hakaret, tehdit ve ithama rağmen. Yaptığım şeyin kolaylaştırıcı hiçbir yanı yok böyle bakınca, ama yürüdüğüm yollar boyunca yanımda, ötemde, berimde olan Kazdağları ve erenim, pirim Sarıkız böyle demiyor.

M.Ö.7. yüzyılda tarihte ilk kez Frigyalıların bir yazılı metinde Frigce  ‘Matar’,  yani ‘Ana’ kelimesi kullanılıyor. Zaman içerisinde ‘Matar’ kelimesinin yanına bir niteleme sıfatı geldiğini görüyoruz;  ‘Kubileya’,  ‘Dağ/Dağın anlamında.   ‘Kubileya Matar’ dağlara egemen Tanrıça Kültü, ‘Dağın Anası’. Friglerden, Eski Yunan ve Antik Roma’ya kadar süregelmiş. Luvilerde Kubaba, Lidyalılarca Kybebe olarak da geçen Frigce Kubileya, zamanla bu sıfat halinden Yunanca Kibele ya da Latince Cybele’ye, yani Ana Tanrıça’ya dönüşmüş müdür, olabilir. Neolotik Çağ’dan itibaren Anadolu’dan Mezopotamya’ya, öncüllerini bulmamızın hiç de zor olmadığı Ana Tanrıçalar, eceler, savaşçı, şifa dağıtan, inanç bekçileri kadınların var olduğu toprakların üzerindeyiz ne de olsa..  Mitlerde, söylencelerde halen yaşatılan Tanrıça kültü,  geleneksel dişi rolünün epey dışında. Bu kadim dişiye Ana diye seslenilmesine rağmen yanında  çocuk ile betimlendiği ender. Doğurgan, bereket simgesinden daha çok, yabanıl olan, dağlar ve vahşi doğayla güçlü bağlar kuruyor. Hatta doğaya hakim bir dağ tanrıçasından çok doğanın, dağın kendisidir demek mümkün. Bu haliyle Ana Tanrıçanın kökleri Anadolu halk geleneğinin derinine işlemiş, devletlerden daha uzun yaşamış, Anadolu halkı üzerindeki güçlü etkisini sürdürmüş. Ataerkil söylemi yaygınlaştıran tek tanrılı dinlerin içinde kalıplara sokulmuş; yeryüzünün Gaia’sıyken tüm kötülüklerin kaynağı, günahkar, zayıf, kirli aşağılık ikinci cinse  indirgenmiş. Eril mitolojilerde bölünüp çoğaltılmış, etkisi gücü azaltılmış olsa da her yüzyılda başka bir şekle dönüşen ama yok olmayan, kendini var etmeyi başarmış olan  Ana Tanrıça büyük bir uygarlığın kanıtı değil de nedir?

Kazdağları’nın eteklerinde yaşayan Tahtacı Türkmeni Merbane ebenin sözüdür ‘O kadar güç var ki  Sarıkız’da hala gözüküyor’ der ebe. Evet bu gücün geldiği yer belli; antik çağ mitoslarında  adı sıkça geçen İda Dağı. Bilebildiğimiz kadarıyla M.Ö. 202 yılında Anadolu’dan Antik Romaya taşınanan ‘Magna Mater; Büyük Ana’ tanrıça kültü, Roma devletinin koruyucu gücünün kaynağı ‘Troas bölgesinde İda dağının tanrıçası Meter İda’dan gelir.  Ana Tanrıçanın evidir İda dağı, Kazdağları.

Kazdağları isminin etimolojik kökeniyle ilgili pek çok rivayet var; Sarıkız’ın kaz çobanı olmasından mıdır, kazın eski Türk inanışlarında kutsal bir kuş olmasından mıdır, kutsallığını göğün en yükseğinden uçmasından, ilahi olanın göklerde olduğu savından ilahi olana en yakınlığından mı alır bilinmez. Ki günümüzde halen Kaz ayağı sembolü uğur sayılır, evlerde, mezarlarda, kıyafetlerde, kilimlerde kullanılır. Ağustos ayında yüzlerce yıllık  bir gelenek Sarıkız şenlikleri düzenlenir Kazdağları’nın zirvesinde. Ağustos ayı geldiğinde “gözümüz, gönlümüz dağa yönelir” der eskiler. 15 gün çadırlar kurulur, adaklar kesilir, niyazlar edilir, dualar okunur, hayırlar yapılır. Yörükler ve Türkmenler ayrı ayrı çadır kurar, ‘Sarıkız sevdasıyla kuş gibi yatıp kuş gibi uyanılır’. Sarıkız’ın eteğinde semahlar dönülür, secdeler edilir.

Peki iki farklı mezhebin, bir arada ibadetini yapabilmesine imkan veren bu ulu birleştirici, Ana Tanrıçadan başka ne olabilirdi? Burada bir ethos var, yazılı olan bir kural olmamasına rağmen tüm bu manevi bilinçte ortaklaşma var. Ve aslında hem doğayla hem de toplumla ilişki kurmada yararlandığımız tüm bu mitler ve sembollerin içindeki enerji, ritüeller ile açığa çıkıyor ve sürekliliği sağlıyor; Ana tanrıça kültünü bir halk söylencesi Sarıkız efsanesine dönüştürüp günümüze taşıyan da bu olsa gerek.

Günümüzde Tanrıça Kültü ve sağladığı kadim dişil bilgelik, özellikle spirütüel alanda fazlasıyla egzantrik, turistik öğe, mistik ve popülist söylemler olarak dolaşımda. Lakin  Ana Tanrıça kültünü, dönüştürülerek yaşatılan haliyle gündeme asla taşımıyorlar. Halbuki yaşatıldığı ve korunduğu topraklar bu kadar can yakıcı bir ekolojik bozguna doğru sürüklenirken, asla bu durumdan bahsetmiyorlar. İçinde bulunduğumuz yüzyılın en kitlesel eylemliliğini yürüten, toplumsal kalkışmada sistem yıkıcılığa en yakın, en öncü hareketi  feminizmde de kadim dişi ve tanrıça kültünü irrasyonalite kaynağı olarak görüp, özcülük ile itham ederek önemsizleştirme eğilimi yaygın. Halbuki binyıllardır patriyarkal tarihin dışında tutulan, yok sayılan, ne etnik, ne sınıfsal, ne dini, ne ideolojik farklılığından değil, sadece kadın kimliği yüzünden katledilip, tarihten silinen kadınların; özgürleşmek, yaşamda sağ kalmak ve kendini yeniden var etmek için, yeryüzünün yaşayan organizma ağının bir parçası olduğunu, kökleriyle olan bağların güçlü olduğunu ve bunlardan beslenerek yol alabileceğini hissetmeye ihtiyacı var. Bayramiçten çiftçi Sevinç ablanın güzel sözüdür, ‘insan tohumunu da yadigar tohumları da kadın saklar. İnsanın tohumunu da kadın karnında, bitkinin tohumunu da toprak ana içinde büyütür. Yani yeryüzüne baktığında toprakta da, hayvanda da insanda da dişi saklar.’ Evet kadınlar içlerinde sakladıkları tohumu besleyip, koruyup büyüttüğü gibi doğada da tohumun saklayıcısı, koruyucusu olmuşlardır doğru. Ve biliyoruz ki biyolojik ve toplumsal yaşamın taşıyıcıları olan kadınlar, kadim zamanlardan beri, yeryüzünü bekleyen tehlikeyi, felaketi önleyecek bilgi ve yeteneğe de sahipler. Şimdi kadim dişinin, Tanrıça Kültü’nün, yaşayan emanetçisi  bu topraklar ekolojik yıkımlarla tarumar edilirken, köylerde ve ekolojik hareketler içinde, kadınlar öz savunmacı bir iradeyle en önlerdeyken, bakalım feministlerin tutumu ne olacak?

Ekolojistlerin ve feministlerin  Kazdağları’nın ekolojik bir yıkıma sürüklendiği, saldırı altında olduğu bu dönemde, dağın kendisini tarihsel, kültürel ve yaşatılan ruhuyla da görmeleri önemli. Hep kullandığımız ve bilinen bir slogandır,  ‘Kazdağlarının üstü Altından değerlidir’ sloganı. Altından derken hem yerin altı hem de altın madeni kastedilir. Ve aslında tarihsel, mitsel, geleneksel derinlik olarak  ‘Kazdağlarının üstü de altı da birbirinden değerlidir’ ve çıkartmayı düşündükleri 60bin ton altının hiçbir maddi ederi bu manevi değeri karşılamaya yetmez.

Bu manevi değerin, Sarıkız’ın tepesinde, öyle güçlü yaşayan ve hissedilen bir duygusu varki, gidip de bunu hissetmemek, bu duyguya kapılmamak neredeyse imkansız, gören göz, duyan kulak, bilen özler için..

Özün, sözün birlikte eylediği bir yol var ve bu yolda bir etkinliği de bir grup olarak hayata geçirmeye niyet ettik. Pandemi nedeniyle biraz duraklamış olsa da manifestosu ve eylemiyle hem feminist hem de ekolojik hareket için de bir ışık olacağını umarak.

Koronavirüs salgını kazdağlarında nöbet tutan ve onların direnişlerine dışarıdan destek veren yaşam savunucularını nasıl etkiledi. Alamosgold ve devlet kurumları bu süreci nasıl okudu?

Salgın ile hayatımıza giren ‘fiziksel mesafe’, ‘sosyal izalasyon’ gibi yeni terimler ‘yeni normal’imizin sınırlarını da belirledi. İnsanları birbirinden uzaklaştıran, dışlayacı tavır toplumsal dayanışma ve işbirliğini de tehlikeye sokar diye düşünülürken dayanışma ve direniş hallerimiz de yenilendi. Sağlıkçılara verilen toplumsal destek, yiyecek ve maddi destek sağlamak amaçlı dayanışma ağları, yaşlılara yönelik yardımlaşma, kendiliğinden örgütlenmelerin sosyal platformlarda, toplumsal birliktelikler kurularak oluşturulması, gönüllülüğün esası, kişisel insiyatifin önde oluşu her çeşit devlet boyunduruğuna gerek olmadan var olacağımızı, devlet ve temsili kurumlarının despotizmine mahkum olmadığımızı da bize göstermiş oldu.

Ki tahakküm kurucu İktidar ve birlikte hareket ettikleri, rant ortağı şirketler için sadece ülkemizde değil tüm dünyada pandeminin  bu kısıtlayıcı hali yeni hak ihlalleri için zemin hazırladı. Yasal değişikliklerle şirketlere sonsuz yeni imkanlar tanındı.Otoriter rejimleri için, gerekli korku imparatorluğunun temellerini daha da güçlendirdiler, yasaklamalara kesilen cezalarla. Gene de hem nöbete devam eden arkadaşlarımıza, hem destek için gidip gelen dostlara kesilen akıl almaz cezalardan dolayı yılgınlığa düşülmedi, nöbet tutulmaya devam edildi.

Su ve vicdan nöbetinden nasıl haberiniz oldu, nöbete hangi nedenlerle katıldınız?

Kazdağları Kardeşliği üzerinden gelişmelerden haberdardım. Hali hazırda ben de bölgede yaşadığım  için Kirazlı’daki ağaç katliamından önceki  bir yıllık süreçte zaten bir araya gelip neler yapacağımıza dair toplantılar düzenliyorduk. Başta da söylediğim gibi ekoloji hareketi eylemlilik gerektirir. Bu kadar yıkıcı sonuçları olmuş bir durumun içindeyken, evinizde, yatağınızda, yastığa başınızı koyup uyuyabiliyorsanız zaten bir sorun var demektir. Elimden gelen neyse yapmak için katıldım. Mesleğim aşçılık olduğu için de ilk işim ‘Direnişin Mutfağı’nı kurmak oldu.

Su ve vicdan nöbetini başlatanlar daha sonra Heryerkazdağları grubu olarak adlandırılan oluşumla fikir ayrılığına düştüler. Heryer kazdağları oluşumu çadır nöbetine devam ederken sizin içinde yer aldığınız Koordinasyon nöbete devam etmeme kararı aldı. Bu ayrışmanın nedeni/nedenleri ne idi? İlişkileriniz daha sonra nasıl gelişti? Siz hangi tarafta yer aldınız, nedeni ne idi?

Çevre komitesi kendi içinde toplanıp, alandan çekilme kararı aldı. Bunu da nöbette her geceki rutin yapılan foruma gelerek, söz isteyip bize bildirdiler. Nöbeti devam ettirmek isteyenleri de nöbeti bitirmeye ikna etmeye çalıştıklarını hatırlıyorum o geceden. Ben elbette nöbetin devamlılığından yanaydım ve kalmaya devam ettim, hatta çalıştığım bir dönemdi işimi riske ederek dönüşümlü olarak gidip geldim. Ayrışma ile ilgili ise bir şey söylemeyi içerden birisi olarak doğru bulmuyorum. Yalnız bir anekdot   anlatmak istiyorum: uzun bir süre Kirazlı ve çevresi köylerde madenle ilgili bilgilendirme yapmak, nöbetin neden tutulduğu, bizlerin kim olduğumuzu anlatmak için köy ziyaretleri yaptım.  Bu ziyaretlerde köylünün ‘çevreci’ kelimesine ne denli tepkili olduğunu görmek üzücüydü. 10 yıldır bu adla köylere gidip gelen çok olmuş. Üstenci bakış, yerel halkı küçümseme eğilimi, köylünün halini anlamama durumu fazlasıyla yaşanmış. Tüm bu süreçte öğrendiğim şeylerden biri de tanış olmadan yoldaş olunmadığı. Madene karşı hep birlikte durmak istiyorsak herkesin birbirini tanıması ve anlaması gerekiyor.  O yüzden Kirazlı çevresindeki hemen hemen her köyde, evinde kalabileceğim, sofrasına beraber oturabileceğim bir tanıdığımın olması benim bu direnişteki en büyük kazanımımdır.

Bugün Kazdağları’nda çok farklı bir manzara var. Cengiz Holding bölgeye geldi. Kısa süre sonra yapmak istedikleri bilgilendirme toplantısı halk tarafından protesto edildi, toplantı gerçekleştirilemedi. Bunun hemen ardından çadır nöbeti tutan dostlarımız kolluk güçleri marifetiyle Balaban’dan uzaklaştırıldılar. Çadırları söküldü, barakaları yerle bir edildi. Bu koşullarda gerek Balabanda kurulan Heryer kazdağları gerek İstanbulda kurulan Kazdağları İstanbul Dayanışması oluşumunun Su ve Vicdan nöbetini başlatan bir süre fikir ayrılığına düştüğünüz “Koordinasyon”u oluşturan oluşumlar ve sizden farklı duruş sergilyen bölgede aktif olan diğer gruplarla ilişkilerinizi gözden geçirmeyi düşünüyor musun?

Cengiz Holding’in Halilağa’yı devralmasıyla gerçekten zorlayıcı bir süreç bizi bekliyor. Ki sadece o da değil Kazdağları’nın her yerinden sondaj haberleri geliyor. Evet nöbet dağıtıldı, süren bir eylemlilik hali sona erdi. Çanakkale merkezdeki cumartesi eylemleri de hafta sonu yasağı ile son buldu. Ancak her şeye rağmen tüm bileşenlerin bir araya gelme, toparlanma ve ortak hareket etmesi için girişimler devam ediyor. Bu yönde epey yol alındı Kazdağları Ekoloji Platformu adıyla. Şurası kesin ki, var olma mücadelesini rekabet ve çatışmalardan arındarabilirsek ayakta kalmaya devam edeceğiz. Elbette dört koldan ilerlemek gerekiyor. Elde edilen kazanımların birçok bileşenin sayesinde olduğunu düşünüyorum. Belki hep birlikte hareket edemeyebiliriz ortak bir etiğimiz olmadığı için. Lakin İktidarın baskıcı tavırlarına karşılık bu bir araya gelme hallerinde, çoğulcu, dağınık ya da alt üst egoların dayatmacılığında bir ortak etiğin kurulmasını ummaktansa, kendiliğinden eylemler, oluşumlar, hareketler gibi birden bu ortak etiğe denk gelmek daha mümkün mü bence evet. Gene de gösterilen çabalar birbirine eklemlendiğinde madene karşı kendiliğinden bir saf kurulmuş olur diye umuyorum. En son pandemi bahane edilerek kesilen cezalar için bir kampanya başlatılmıştı. Bizde kendi içimizden destek olmak adına direnişin mutfağından kazan kazan reçel kaynattık, ayva reçeli bizden dayanışma sizden diyerek. Dostça bir kucaklaşmayı bizden çalan koronaya  inat, dayanışma yoluyla hiç tanımadığımız insanlarla kucaklaştık. Öyle güzel dönüşler aldık ki, dayanışmanın umudumuz olduğunu ve hiçbir gücün bu umudu bizden alamayacağını görmüş olduk yeniden.  

NOT: Söyleşide İsmail kısa da olsa bir biyografi vermem gerektiğinde ısrarcı oluğu için yazıyorum;

“Kazdağları’na yerleştiğimden beri Sarıkız’a çıkmak benim için bir özlemdi ve ‘Sarıkıza yürüyerek çıkacağım’a inadım, beni ta dağın öteyüzüne Mehmetalan’a götürdü. Köylüler ‘Hiç yürüyerek çıkıcağım diyen görmedik’, ‘hele kadın  bu yolu yürüyen hiç görmedik’ dediler. Bana pek inanmayıp ‘hadi canım sende, yürüyemezsin’ dediler. Gittiğim günün gecesinde, bir dolunayda, kazdağları ışıl ışıl yolumuzu aydınlatırken, gecenin 2sinde ormanların içinden geçerek yürümeye başladım Sarıkıza. Sabahına Sarıkıza ulaşıp, niyetimi yerine getirmenin çoşkusuyla köye geri döndüğümde, artık köyden dostlarımın bana taktığı bir lakabım vardı; ‘Evliya’..  Güzel bir gelenektir köylerde herkesin lakabıyla anılması. İsmini, cismini değil, gerçekte, özünde ne olduğunun nitelenmesi gibidir çoğu kez lakabın. Öyle ki maden belası yüzünden, köyleri yürüyerek dolaşmaya başladığımda fark ettim ki, ben de lakabım ‘Evliya’yı hak etmeye çalışıyorum bu yolla. Ben kimim sorusuna verebileceğim tek yanıtta bu olsa gerek…”

* Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi, 16 Ocak 2021
 

Yazar Hakkında

Yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.