Yazan: Gülbin Altunakar
Ömer Faruk’un Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos adlı kitabı, kaosu, yalnızca siyasetin değil, düşüncenin, sanatın, hatta gündelik yaşamın kurucu bir öğesi olarak ele alır. Kaosu modern toplumların boğucu düzen arayışına karşı yeni bir çıkış yolu olarak sunar.
I.
Bu topraklarda varlığını sürdüren entelektüel hayatın en belirgin özelliklerinden biri, düşüncenin büyük ölçüde düzen kurma ve disiplinle sürdürmearzusu etrafında şekillenmesi, bu durumu gerçekleştirmek için de hiç tereddüt etmeden cezaya başvurmasıdır. Akademik literatürde, ideolojik metinlerde ya da edebî tartışmalarda genellikle düzenin kurulması, korunması, tahkim edilmesi, hatta mutlaklaştırılması esas alınır. Bu, modernleşme sürecinden devralınan bir alışkanlıktır: Tanzimat’tan itibaren düşünce hayatı, toplumun nasıl “düzenleneceği” sorusu etrafında örülmüş; kaos ise ya bastırılması gereken bir tehdit, görmezden gelinmesi gereken bir sapma ya da ciddiye almaya değmez olarak değerlendirilmiştir.
Bu zihinsel alışkanlığın yarattığı sonuç, düşüncenin giderek katılaşması, kısırlaşması, kendisini tekrarlaması ve sorun çözme yeteneğini yitirmesi olmuştur. Kaosun taşıdığı yaratıcı potansiyel hesaba katılmadığı için, düşünce dünyasında yenilikçi kavrayışlar ya çok geç ortaya çıkmış ya da hızla marjinalize edilmiştir. Oysa Batı düşüncesinde Nietzsche’den Deleuze’e kadar pek çok isim, kaosun yaratıcı imkânlarını tartışarak düşünceyi yeni ufuklara taşımıştır. Bu toprakların entelektüel dünyasında ise benzeri bir girişim neredeyse hiç olmamıştır.
…
Bu toprakların düşünce hayatının son yüzyılına bakıldığında, üç ana damar öne çıkar: Milliyetçilik, İslamcılık ve sol hareketler. Görünüşte birbirinden çok farklı olan bu üç eğilim, aslında aynı temel kaygıyı paylaşır: Aksamadan işlemesini sağlayabilmek için toplumu düzen, disiplin ve katılıkla tahkim etmek.
Milliyetçilik, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının neden olduğu küçülmeyle başa çıkabilmek için ulusal bir kimlik düzeni inşa etmeye çalıştı. “Türk milleti” etrafında kurulan bu düzen fikri, bir yandan toplumsal dağılmayı önlemeyi amaçlıyor; öte yandan farklı kimlikleri, dilleri, kültürleri dışlayarak tek tipleştirici bir katılığa dönüşüyordu.
İslamcılık da benzer şekilde bir ilahi düzen anlayışını öne çıkardı. Kaos, bu perspektifte “sapma”, “bozulma” ya da “fitne” olarak kodlandı. Toplumsal hayatın şeriatla düzenlenmesi gerektiği fikri, kaosu bertaraf etmeyi amaçladı. Böylece düşünce, kutsal referansların katı hiyerarşisi içinde sıkıştı; yeni yaratıcılıkların önünü açmak yerine, geçmişin düzenini yeniden kurma çabası ağır bastı.
Sol hareketler ise özellikle 1960’lardan itibaren farklı bir yönelim geliştirdi. Ancak onların da nihai amacı, toplumun devrim yoluyla yeniden düzenlenmesiydi. Silahlı mücadele stratejileri, mevcut düzeni yıkmayı hedeflese de, yerine kurulmak istenen toplum yine merkezî, disiplinli ve hiyerarşik bir düzen modeliydi. Solun silahlı kanadı, kaosun yaratıcı olanaklarını gözetmek yerine “yeni düzen”i amaçladı, –oysa silah, düzenin en ölümcül biçiminin tezahürüdür. Solun silahlı kanadının teorik takipçisi olan Kürt siyasi hareketi de aynı hatayı tekrarladı, tekrarlıyor. Örnek alınan SSCB’nin Rusyalaşması, kapitalistleşmesi ve işgalcileşmesiyle birlikte bu modelin ne denli büyük bir hata ve yıkım biriktirdiği de anlaşıldı.
Bu üç büyük damarın ortak noktası, öngörülemez ve ele geçirilemez olanı, kaosu, bir tehdit olarak algılamalarıdır. Bu toprakların düşünce hayatı, bu nedenle disiplinli bir düzen kurma takıntısıyla kendisini sürekli tekrarlıyor. Her üç damar da kendi düzenini savundu, ama kaosu düşünmenin açabileceği ufuk genişliğini neredeyse hiç gündemine almadı.
Düşünce dünyasının yalnızca düzen ve disiplin mantığıyla işlemesi, aslında, bir tür zihinsel totaliterlik yaratır. Her fikir, önceden belirlenmiş bir düzene uydurulmak istenir; yeni olan, farklı olan, uyumsuz olan dışlanır. Bu durum, toplumsal hayatın katılığını da pekiştirir. Çünkü düşünce ne kadar düzenli ve disiplinli olursa, toplum da o kadar yaratıcılık yoksunu ve itaatkâr hâle gelir. Bu yüzden kaosu düşünmek, yalnızca teorik bir mesele değil; aynı zamanda boyun eğmemenin ve özgürlüğün de vazgeçilemez bir ön koşuludur.
İşte tam da bu noktada Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos, radikal bir entelektüel atak olarak sahne alır. Kaosu yalnızca bir tehlike veya düzensizlik olarak değil, yaratıcılık potansiyeli olarak ele alması, düşünce dünyasındaki eksik bir boyuta da işaret eder. Kitap, milliyetçiliğin, İslamcılığın ve silahlı solun düzen kurma ufkunu sorgular; kaosu düşünceye dahil ederek yeni potansiyelleri görünür kılar.
Bu bakış açısı, yalnızca teorik bir katkı değil; aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir kopuştur. Çünkü yaratıcı özne, düzenin katılığı ile kaosun akışkanlığı arasında hareket ederek yeni ufuklara yönelir. Bu toprakların düşünce hayatında bu tür bir yaklaşım daha önce neredeyse hiç görülmemiş, kaos hep dışlanan, bastırılan, üzerinde düşünülmeye bile gerek duyulmayan bir öğe olarak kalmıştır. Ömer Faruk’un kitabı, işte bu tıkanmışlığa müdahale eder ve kaosu bir düşünce kategorisi olarak ciddiye almanın, entelektüel ve yaratıcı ufku genişletmenin olabilirliğini ortaya koyar.
Yaratıcılık, kaosla kurulan ilişkiden doğar. Çünkü kaos, temsil edilemeyen, öngörülemeyen ve ele geçirilemeyendir. Yaratıcılık ise kaosa kulak verdiği oranda kendisini benzersiz kılar; bu da ister istemez esin kaynağı olarak temsil edilemeyeni, öngörülemeyen ve ele geçirilemeyeni gerektirir.
Kaos, mevcut düzenin sınırlarını zorlar, gerektiği an yıkar; yeni olasılıkları görünür kılar. Sanatta, bilimde, siyasette yaratıcılığın sıçramaları, her zaman düzenin çatladığı, beklenmedik olanın ortaya çıktığı anlarda yaşanır. Bu toprakların düşünce hayatının uzun süre bu gerçeği göz ardı etmesi, büyük bir entelektüel zaaftır. Bu kaybın telafisi, ancak kaosu bir düşünce kategorisi olarak ciddiye almakla mümkün olabilir.
II.
Düzen ve kaos ayrımı insanlığın en kadim düşünsel miraslarından biridir. İnsan evladının binlerce yıl süren uzun yürüyüşü, temelde bir “düzen edinme” çabası olarak da okunabilir. Göçebelerin yerleşik hayata geçişi, toprağın ayıklanarak tarıma başlanması, çitin ve mülkiyetin icadı ve kentlerin kuruluşu hep bu arayışın halkalarıdır: Doğanın ve insanın öngörülemez ve ele geçirilemezliğine karşı sınırlar koymak, evcilleştirmek, evcilleştirirken evcilleşmek, kaos korkusuyla düzen kurmak… Bu nedenle düzen, sadece bir toplumsal işleyiş değil, insanlığın varoluşsal stratejisidir. Kaos ise bu stratejinin görünmez karşıtı, bastırılan ve fakat her an geri dönebilecek olan eşlikçisidir.
Düzenin en cisimleşmiş ifadesi kuşkusuz “düzenli ordu”dur. Toplulukların tarih sahnesinde kalabilmek için geliştirdikleri bu öldürme aygıtı, yalnızca dış düşmanlara karşı değil, aynı zamanda içerideki disiplinsizlik ihtimaline karşı da bir sigorta işlevi görmüştür. Ulrich Bröckling’in Disiplin: Askeri İtaat Üretiminin Sosyolojisi ve Tarihi adlı eserinde ayrıntılı biçimde gösterdiği gibi, ordu sadece savaşan askerler üretmez; aynı zamanda bedenleri biçimlendirir, zamanı parçalara ayırır, itaat ve hiyerarşi üretir. Askerlik, bir toplumun düzen anlayışının laboratuvarı gibidir.
Bu laboratuvarda öğrenilen şey yalnızca “düşmanı öldürmek” değildir. Joanna Bourke’ın Öldürmenin Mahrem Tarihi adlı çalışması, modern askerlerin öldürme eylemini nasıl öğrendiğini, bu eylemin psikolojik ve kültürel boyutlarını, toplumsal tahayyül içinde nasıl meşrulaştırıldığını çarpıcı örneklerle aktarır. Öldürmek, salt bir biyolojik dürtü değil; disiplinin, propagandanın, eğitim ve talimin öğrettiği, hatta meşru kıldığı bir “beceri”dir. Bu yönüyle düzenli ordu, insanlığın en temel çelişkisini gözler önüne serer: düzen kurma arzusu, aynı zamanda öldürme ihtiyacını da üretir. Vietnam’ı işgal eden ABD ordusundaki Müslüman askerin kendi sözlerini aktaralım: “Öldürmek özünde ‘gösterişli’ bir işti. İlk kez ‘düzüşmek’ gibiydi ve erkeklere ‘cinsel boşalmanın verdiği derin sızıyı veriyordu.’ Müslüman [ve] zenci bir Deniz Piyadesi’nin sözleriyle, ‘Ateş edip öldürmekten hoşlanıyordum. O pisliklerden birinin vurulduğunu görünce sözcüğün tam anlamıyla uyarılıyordum.’ ” [2]
…
Düzenli ordular kurarak varlığını sürdüren toplumlar, düşmana olan ihtiyaçlarını daima diri tutmak zorunda kalmışlardır. Zira düşman imgesi olmadan ordunun, ordusuz da düzenin meşruiyeti sarsılır. Bu noktada kaos, düzenin meşruiyet edindiği gizli kaynaktır. Düşman figürü kaosun ete kemiğe bürünmüş hâlidir; onunla savaşarak düzenin sınırları pekiştirilir. Dolayısıyla kaos, dışlanan değil, düzenin varlığı için içselleştirilen bir öğedir.
Ne var ki düzenli ordunun mantığı savaş meydanlarıyla sınırlı kalmamış, modern toplumun en sıradan kurumlarının içine de sızmıştır. Bröckling’in dikkat çektiği üzere disiplin, yalnızca asker yetiştirme tekniği değildir; aynı zamanda toplumsal bedeni yönetilebilir kılmanın da aracıdır. İtaatin nasıl üretileceğini, zamanın nasıl parçalanacağını, bedenlerin nasıl hizaya sokulacağını, bakışların nasıl denetleneceğini gösteren bir okul işlevi görmüştür. Bu nedenle düzenli ordunun biçimlendirdiği disiplin, modern çağın üç temel kurumu olan okul, fabrika ve hapishane içerisinde yeniden üretilmiştir.
Okul, çocuğun dünyasına askeri bir düzenin ilk nüvesini taşır. Sıra düzeninde oturan öğrenciler, zil sesiyle hareket eden bedenler, tek bir sesle konuşan sınıflar küçük bir garnizonun işleyişini andırır. Öğretmenin konumu bir komutan gibidir; talimat verir, uygulatır, sınavlarla denetler; azarlar ve cezalandırır. Çocuk burada yalnızca bilgi edinmez, aynı zamanda itaat etmeyi, boyun eğmeyi, zamanını parçalı bir ritme uydurmayı, otorite karşısında boyun eğmeyi öğrenir.
Fabrika da bu askeri disiplinin farklı bir biçimidir. Zaman, vardiyalara bölünür; makinelerin ritmi, bir nevi savaş talimlerinin temposu gibi bedeni kuşatır. Gözetim, emir-komuta zinciri ve üretim verimliliği, ordu düzeninin iktisadi hayata tercüme edilmiş hâlidir. İşçinin her hareketi ölçülür, kontrol edilir ve standardize edilir; böylece modern üretim, askeri bir disiplin modeline yaslanarak süreklilik kazanır.
Hapishane ise bu mantığın cezalandırıcı yüzüdür. Hücrelerin düzeni, sessizlik zorunluluğu, gözetim kulelerinin bakışı, ordunun talim alanlarından farklı değildir. Burada disiplin, suçlunun bedenini kontrol ederek, itaat etmeyi yeniden öğreterek işler. Askerin emir bekleyen konumu, mahkûmun gözetim altındaki hâline tercüme edilmiştir.
Bütün bu örnekler, düzenli ordunun modern hayatın derinlerine işleyen bir model ürettiğini gösterir. Toplumsal hayatın en masum görünen mekânları bile –okul sıraları, fabrika vardiyaları, hapishane hücreleri– askeri disiplinin yankılarını taşır. Bu nedenle düzen yalnızca savaşta değil, gündelik yaşamın her anında kurulur; düzenli ordu bu kurucu mantığın en belirgin ve en köklü ifadesidir.
III.
Düzenin en dikkat çekici yanlarından biri, kendi varlığını sürdürmek için sürekli bir tehdit imgesi üretme zorunluluğudur. Bu tehdit, bazen dışarıdaki düşman kabile, bazen içerideki muhalif topluluk, bazen de doğanın öngörülemez felaketleri olabilir. Ama hangi biçimi alırsa alsın, düşman düzenin iç mantığının ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü düşmansız bir düzen, kendi meşruiyetini yitirir: Düzenli orduyu örgütlemenin, kaleler inşa etmenin, sınırlara duvar yapmanın, yasaları katılaştırmanın, sürekli adalet sarayları ve cezaevleri yapmanın, idam sehpaları kurmanın gerekçesi ortadan kalkar.
İşte bu yüzden toplumlar çoğu kez düşmanı yalnızca “bulmaz”, aynı zamanda icat eder. Hatta en vatansever toplumlar en çok düşman icat eden toplumlardır. Tarih boyunca pek çok imparatorluk, kendi devamlılığını sağlamak için sürekli savaşlar çıkarmış, barış dönemlerinde bile içeride yeni “iç düşman” figürleri yaratmıştır. Bu dinamik, düzenin doğasında yer alan bir çelişkiye işaret eder: düzen, barışın adı gibi görünür ama aslında ölme ve öldürme üzerine kurulu bir tasarımdır. Düzenli orduya sahip olmak, savaşmaya hazır olmaktır; savaşmaya hazır olmak ise, ölme ve öldürmenin meşrulaştırılması, kutsanmasıdır.
Böylece düzen, kendisini sürdürebilmek için ölümün örgütlenmesini zorunlu kılar. Yalnızca bireysel şiddet değil, kolektif bir öldürme mekanizması, yani savaş makinesi üretilir. Bu savaş makinesi, disiplin, hiyerarşi ve emir-komuta zinciri ile işleyen, öldürmeyi teknik bir faaliyete dönüştüren yapıdır. Bu noktada kaos, düzenin tam karşıtı değil, tam tersine onun kendisini meşrulaştırma gerekçesine dönüşür. Çünkü kaosun sürekli tehdidi olmasa, düzenin savaş makinesi işlemez; disiplin gevşer, ordu dağılır.
Kaos, bu anlamda düzenin içeriğini biçimlendirir. Düşmanla kurulan ilişki, düzenin sınırlarını belirlerken ona bir yön de kazandırır. Eğer kaos tamamen bastırılmış olsaydı, düzen kendini yeniden üretme imkânından yoksun kalırdı. Düzen, düşmanla çatıştıkça, onunla sınırlarını yeniden çizdikçe var olur. Kaos, böylece düzenin negatif biçimde de olsa temel yapıtaşı hâline gelir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kaosun yalnızca “tehdit” olarak değil, aynı zamanda yaratıcı bir imkân olarak da devreye girmesidir. Kaos, toplulukları yeni stratejiler geliştirmeye, yeni teknolojiler icat etmeye, yeni örgütlenme biçimleri kurmaya zorlar. Bu yüzden kaos, sadece yıkıcı değil; aynı zamanda düzeni doğuran, düzeni besleyen bir üretkenlik taşır. Her kriz, yeni bir disiplin doğurur; her yenilgi, yeni bir düzen arayışına yol açar.
Sonuç olarak insanlığın uzun yürüyüşünde düzeni anlamak, kaosu dışlamak değil, kaosun düzen için oynadığı yapıcı rolü kavramaktır. Düzen, kaosu yok ederek değil, onunla sürekli bir gerilim içinde yaşayarak kendini kurar. Ve bu gerilim, tarihin en büyük yaratıcılık kaynaklarından biri olarak karşımıza çıkar.
…
Kaosu dikkate almayan ya da en büyük düzenli ordulara sahip olan toplumlar ölme ve öldürmeye kayıtlı toplumlardır.
IV.
Düzenin tarihsel seyri, insanlığın güvenlik ve süreklilik arayışına dayanır. Ancak bu arayış, zamanla bizzat düzenin kendisini bir hapishane hâline getirebilir. Çünkü düzen, kaosun öngörülemez ve ele geçirilemezliğini denetim altına almak isterken, hayatın akışkanlığını da sınırlamaya başlar. Kanunlar, kurumlar, gelenekler, muhtelif disiplin yöntemleri ve bu sürecin en öldürücü biçimine dönüşmüş olan düzenli ordular… Hepsi ilk başta yaşamsal bir işlev görürken, zamanla katılaşarak yeni yaratıcılık imkânlarını tıkar. Düzenin sağladığı güvenlik, bedelini özgürlük ve yaratıcılıktan yoksunlukla öder.
İşte burada kaosun yaratıcı gücü devreye girer. Kaos, bir çöküş ya da felaket olarak görüldüğünde korkutucudur; ama aynı zamanda, donmuş yapıların çözülmesine, durağan kurumların çatlamasına ve yeni imkânların açılmasına vesile olur. Toplumların tarihinde kriz dönemleri yıkıcı olduğu kadar kurucu da olmuştur. Bir uygarlığın çöküşü, başka bir uygarlığın doğuşuna zemin hazırlamış; bir rejimin yıkılması, daha özgürlükçü ya da daha adil düzenlerin kurulmasına kapı aralamıştır.
Kaos, bu anlamda bir yenilenme zeminidir. Örneğin Orta Çağ’ın feodal düzeni, yüzyıllar boyunca sabit bir hiyerarşi üretmişti. Ancak veba salgınları, ticaret yollarındaki değişimler gibi kaotik süreçler, bu düzenin çatırdamasına neden oldu. Sonuçta Avrupa’da Rönesans ve Reform gibi büyük dönüşümler doğdu. Benzer şekilde modern çağın ulus-devletleri, imparatorlukların çözülüşünden, yani büyük bir kaostan ortaya çıktı.
Kaosun bu yaratıcı gücünü görmek, düzenle kaos arasındaki ilişkiyi basit bir karşıtlık olarak değil, birbirini doğuran bir döngü olarak kavramayı gerektirir. Düzen, kaosu bastırmak ister ama aynı zamanda kaosun açtığı boşluklardan beslenir. Kaos ise düzeni yıkar gibi görünür ama aynı zamanda yeni düzenlerin kurulmasının koşullarını hazırlar. Bu nedenle kaos, bir tehditten çok, insanlığın yaratıcılık ufkudur.
Düzenin katılaştığı, kendini yeniden üretmekte zorluk çektiği anlarda kaos bir “nefes alma alanı” açar. Çünkü insanlık, yalnızca güvenlikten ibaret değildir; yenilik, arayış, dönüşüm ve yaratıcılık da insanın temel ihtiyaçlarıdır. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında düzen boğucu hâle gelir ve toplumsal enerjiyi tüketir. Kaos, işte bu enerjiyi yeniden harekete geçirir.
Ömer Faruk’un Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos kitabı, tam da bu noktada düşünsel bir hat açar. Kaosu, salt yıkım ya da düzensizlik olarak değil; yeni imkânların kaynağı olarak ele alır. Bu bakış açısı, çağımızda özellikle önemlidir. Çünkü modern dünyada kurduğumuz düzenler –ulus-devlet, bürokrasi, küresel ekonomi– giderek daha katı, daha tekdüze ve daha tüketici hâle gelmiştir. İnsanlık, düzenin sağladığı güvenliğin bedelini, hayal gücü ve yaratıcılık yoksunluğuyla ödemektedir. Bu durumda kaosu yeniden düşünmek, entelektüel bir lüks değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
V.
Modern çağ, düzen ve disiplini en yüksek formuna ulaştırma girişimi olarak da okunabilir: Ulus-devlet, merkezi bürokrasi, düzenli ordu, sınır güvenliği, yasalar ve kurumlar… Bütün bunlar, insanlığın kaosu denetim altına almak için geliştirdiği en gelişmiş araçlardır. Sanayi devrimiyle birlikte üretim de düzen altına alınmış; makineler, fabrikalar, iş saatleri ve ücretler aracılığıyla hayatın ritmi katı bir düzene bağlanmıştır. Modern insan, sabah kalkıp işe giden, akşam eve dönen, cuma-cumartesi gecesi çiftleşen, tatillerini aylar öncesinden planlayan, her beş yılda bir oy veren; hayatı mutfak ile tuvalet arasına döşenmiş boru gibi yaşayan bir varlık hâline gelmiştir.
Fakat bu devasa düzen girişiminin ürettiği sonuç, beklenenin aksine huzur ve istikrar getirmemiştir. Aksine, düzenin aşırı yoğunlaşması küresel çapta krizler doğurmuştur. İki büyük dünya savaşı, katı bir disiplinle kontrol edilen düzenli ordular, imha etme gücü sürekli artan silahlar, toplama kampları, her yıl daha çok artan mülteciler ve endüstriyel üretimin devasa atıkları… düzen ve disiplinin nasıl kitlesel yıkım araçlarına dönüştüğünün de çarpıcı örnekleridir. Aynı şekilde bürokratik devlet aygıtları, vatandaşlarını koruyan değil, çoğu zaman onları gözetleyen ve denetleyen mekanizmalara evrilmiştir. Düzenin sağladığı güvenlik tedbirleri, bireylerin özgürlüğünü daraltmış; toplumlar düzen, disiplin ve boyun eğmeye teslim olmuşlar ya da düzen, disiplin ve boyun eğen toplumları bilerek, isteyerek, rıza göstererek seçmişlerdir.
Düzen, disiplin ve boyun eğmenin en kitlesel, en örgütlü, en haysiyetsiz ve en öldürücü biçimleri “seçilmiş tek adam rejimleri”dir. Bu rejimlerin beş sembolik önderi ise Donald Trump, Vladimir Putin, Narendra Modi, Jair Bolsonara ve Viktor Orbán’dır.
Küresel ekonomi de bu düzen mantığının başka bir yüzünü sergiler. Sermaye akışları, ticaret anlaşmaları, finansal kurumlar… Hepsi düzenli işleyen dev bir mekanizma gibi görünür. Ancak bu mekanizma, aynı zamanda eşitsizlikleri büyüten, ekolojik dengeleri bozan ve sürekli kriz üreten bir yapıdır. Küresel ısınma, çevre felaketleri, ekonomik çöküşler hep bu “fazla düzenlenmiş” dünyanın yan ürünleridir. Düzen, paradoksal bir şekilde kendi zıddı olan kaosu küresel ölçekte yeniden ve yeniden üretmektedir.
İşte burada kaosun güncel yaratıcı imkânları kendini göstermektedir. Düzenin tıkandığı, toplumsal hayalin kuruduğu anlarda kaos, yeni kolektif arayışların doğmasına vesile olur. Son yıllarda dünya genelinde ortaya çıkan toplumsal hareketler –Arap Baharı, Gezi Parkı, Occupy Wall Street, Sarı Yelekliler– aslında düzenin katı yapılarının kırıldığı anlarda kaosun açtığı imkânların örnekleridir. Bu hareketler, belki kalıcı bir düzen kuramamıştır ama mevcut düzenin sorgulanmasına, yeni tahayyüllerin konuşulmasına zemin hazırlamıştır.
Kaos, günümüzde özellikle yaratıcılığın ve çeşitliliğin kaynağı olarak değer kazanmaktadır. Sanatta, teknolojide, bilimde büyük sıçramalar genellikle düzen kurallarının çatladığı, beklenmedik deneylerin yapıldığı anlarda gerçekleşir. İnternetin doğuşu, merkeziyetçi bilgi düzenini altüst eden bir kaotik patlama gibidir; sosyal medya, düzenin tek sesli iletişim kanallarını kırarak çoğul seslerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Elbette bu kaosun riskleri de vardır, ama risk olmadan yaratıcılık da mümkün değildir.
Modern çağın sorunu, düzenin kaosu tamamen ortadan kaldırabileceğini sanmasıdır. Oysa insanlık tarihi göstermektedir ki kaos yok olmaz; bastırıldığında daha şiddetli biçimlerde geri döner. Bu nedenle asıl mesele, kaosu bastırmak değil, onu yaratıcı bir imkân olarak tanımak ve onunla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos, tam da bunu hatırlatır: Kaos, bir yıkım tehdidi olduğu kadar, yeni bir dünyanın tohumlarını da taşır.
VI.
Düzen ve kaos arasındaki ilişkiyi yalnızca tarihsel ve siyasal bir mesele olarak görmek eksik olur. Bu ilişki, aynı zamanda felsefi bir gerilimin ifadesidir. Düzen, insan aklının kesinlik, ölçü ve sınır arayışına karşılık gelir. Akıl, dünyayı kavrayabilmek için belirli kategorilere ayırır, kavramlar üretir, yasalar koyar; yasalara uymayanları cezalandırmak için cezaevleri inşa eder, idam sehpaları kurar. Kaos ise, aklın bu çabalarına direnen, sınıflandırılamayan, kavramlarına sığmayandır.
Bu felsefi düzlemde kaos, yalnızca “dışsal” bir tehdit değil, insanın kendi iç dünyasında da mevcuttur. Düşüncenin akışkanlığı, hayalin sınırsızlığı, arzuların yönsüzlüğü… Bunların tümü, düzenin akılcı çerçevelerine sığmaz. Yaratıcılığın kaynağı da tam burada, yani insanın içinde taşıdığı kaosta yatar. Eğer özne, kendisini yalnızca düzenin kurallarına teslim ederse, düşünce de yaşam da donuklaşır. Ancak özne, içindeki kaosu kabul edip onunla birlikte düşünmeyi başarırsa, yeni ufuklara açılabilir.
Dolayısıyla yaratıcı özne, düzen ile kaos arasındaki bu gerilimde bir arabulucu işlevi görür. Bir yandan düzenin dilini ve araçlarını kullanır; öte yandan kaosun belirsizliğini, yani potansiyellerini göz ardı etmez. Sanatçı, bilim insanı, düşünür ya da politik eylemci, –hepsi, düzenin sınırlarını zorlayan ve kaosun yaratıcı potansiyellerine kulak veren özneler olarak tarihe damga vurur. Michelangelo’nun taş bloklardan dev heykeller yaratabilmesi; Einstein’ın fizik yasalarını yeniden yorumlayabilmesi; Van Gogh’un güzelliğin içkin değerinin sembolü olan Yıldızlı Gece’yi yapabilmesi [1]; Yevgeni Zamyatin’in Biz’i, George Orwell’in 1984’ü, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’yı yazabilmesi; Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu’nu çekebilmesi; Roberto Esposito’nun Communitas: Topluluğun Kökeni ve Kaderi’ni, Bülent Diken’in Yeni Despotizm’i, Ömer Faruk’un Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği’ni kaleme alması [3]; coşkulu isyan hareketlerinin toplumların yönünü değiştirebilmesi… Bunların her biri, düzen ile kaos arasındaki gerilimin yaratıcı bir şekilde işlenmesinden doğar.
Ancak bu yaratıcı özne, kaosu yalnızca araçsallaştırarak tüketen değil, potansiyelinin farkında olarak onunla sürekli diyalog içinde olan kişidir. Kaosun sonsuzluğunu bütünüyle kuşatmak mümkün değildir, ama onunla temas etmek, çağrısına kulak vermek, esin kaynağı olarak başvurmak mümkündür. Bu temas, özneyi alışılmış olanın dışına iter, yeni kombinasyonlar denemeye, farklı bakış açıları geliştirmeye zorlar. Bu yüzden kaos, insan için yalnızca dışsal bir doğa olgusu değil, aynı zamanda içsel bir yaratıcılık zeminidir.
Ömer Faruk’un kitabı, bu noktada günümüz düşünsel hayatına özgün bir katkı sunar. Entelektüel hayatta düzen ile kaos gerilimi genellikle siyasal tartışmalara indirgenir: otorite ve anarşi, devlet ve toplum, iktidar ve muhalefet. Oysa Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos, bu tartışmayı daha geniş bir bağlama yerleştirir. Kaosu, yalnızca siyasetin değil, düşüncenin, sanatın, hatta gündelik yaşamın kurucu bir öğesi olarak ele alır. Kaosu modern toplumların boğucu düzen arayışına karşı yeni bir çıkış yolu olarak sunar.
Felsefi açıdan bakıldığında düzen, varlığı “donduran” bir güç; kaos ise varlığı “akışkanlaştıran” bir güçtür. İnsanlık, bu iki güç arasında sürekli salınarak hem güvenlik hem de yaratıcılık arar. Kitap, işte bu salınımın üretken doğasını görünür kılar. Düzenin ve kaosun tek başına düşünülemeyeceğini, birbirleriyle ilişkilenerek var olduklarını gösterir.
VII.
Düzenin tarihsel serüvenine bakıldığında, en büyük riskin totaliterleşme olduğu görülür. Çünkü düzen, kendisini sürekli tehdit altında hissettiği için disiplini gevşetmek, cezadan vazgeçmek istemez. Bu da onu giderek daha kapalı, daha katı, daha baskıcı bir yapıya dönüştürür. Ulus-devletin güvenlik politikaları, küresel kapitalizmin finansal denetim mekanizmaları, hatta gündelik yaşamda bireylerin sürekli mobese kameralarıyla gözetim altında tutulması… Hepsi düzenin kendi varlığını mutlaklaştırma eğiliminin örnekleridir. Totaliter düzen, kaosu tamamen ortadan kaldırmaya girişir; fakat bu girişim, aslında kendi çelişkisini büyütmekten başka bir işe yaramaz.
Çünkü kaos, bastırıldığında yok olmaz; yalnızca biçim değiştirir. Yeraltına çekilir, başka kanallardan sızar, daha yıkıcı biçimlerde geri döner. Toplumsal patlamalar, isyanlar, devrimler, hatta bireysel cinnetler… Bunların her biri, düzenin total baskısı altında biriken kaotik enerjinin açığa çıkışıdır. Tarih bize gösterir ki en katı düzenler bile en beklenmedik anlarda çöker; çünkü kaos, yaşamın bastırılamaz bir unsurudur.
Kaosun bu geri dönüşleri yalnızca siyasal alanda değil, ekolojik düzlemde de gözlemlenebilir. Modern düzen, doğayı bütünüyle denetim altına alabileceğini düşünerek kendisini kurguladı: nehirleri barajlarla engelledi, toprağı endüstriyel tarımla şekillendirdi, havayı ve denizleri kirletti. Ama bugün karşı karşıya kaldığımız küresel ısınma, düzenin sürdürülemez olduğunu gösteren kaotik bir geri dönüştür. Sel felaketleri, kuraklık, obruklar, orman yangınları, biyolojik çeşitliliğin her yıl daha çok azalması… Bunların hepsi, doğanın kaotik enerjisinin düzene yönelik itirazlarıdır. Bu nedenle kaos, yalnızca toplumsal değil, ekolojik bir gerçekliktir de.
Ömer Faruk’un Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos adlı kitabı, bu bağlamda çağımızın temel sorununa işaret eder: Düzenin totaliterleşme eğilimi ile kaosun kaçınılmaz geri dönüşü arasındaki gerilim. Kitap, bu gerilimi felaket olarak değil, yaratıcılık potansiyeli olarak görmeyi önerir. Çünkü yalnızca düzenin sağladığı güvenlikle yaşamak, insanı durağan ve edilgen kılar; yalnızca kaosun öngörülemez ve ele geçirilemezliğinde yaşamak ise sürekliliği zorlaştırır, ama dinamik tutar. İnsanlık, bu iki kutup arasında sürekli bir salınım içinde var olur.
Sonuç olarak, düzen ve kaos arasındaki ilişkiyi anlamak, yalnızca geçmişi kavramak için değil, geleceği düşlemek için de zorunludur. Bugünün ekolojik krizleri, siyasal tıkanmaları, ekonomik eşitsizlikleri bize şunu göstermektedir: Yeni bir dünya tahayyülü, ancak kaosu bir yaratıcı imkân olarak ciddiye almakla mümkündür. Bu yüzden, düzenin katılığı ile kaosun akışkanlığı arasında yeni dengeler kurmak, insanlığın önündeki en büyük düşünsel görevdir.
[1] May, T., Makul Bir Yaşam: Geri Kalanımız İçin Ahlak, s. 167.
[2] Bourke, J., Öldürmenin Mahrem Tarihi, s. 36.
[3] https://www.k24kitap.org/baskasi-adina-konusmanin-haysiyetsizligi-bugunku-turkiyeye-yazilmis-bir-kitap-5340 Erişim tarihi: 06 09 2025
Ömer Faruk, Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos, Yeni İnsan Yayınevi, 2022.
Yazının kaynağına buradan ulaşabilirsiniz.






























0 Yorum